Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret823810
Köşektaş Manileri

Boşa Geldik
Vahdettin ŞEN

Şiir ve manilerinde güçlü bir duygu, anlam ve içerik yoğunluğu vardır. Yazdığı her dize Köşektaşlıların ortak hafızasını barındırır. Sözleri hem yalın hem de derinlikli bir tını taşır.

Emekli bir öğretmendi. 6 Aralık 2009 Pazar günü, tedavi gördüğü Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hayata veda etti. Ardında bıraktığı şiirler, maniler ve anılar, onu tanıyan herkes için yalnızca birer hatıra değil, aynı zamanda değerli birer kültürel mirastır.

Onu özlemle anıyoruz. Çünkü o, yazdıklarıyla yalnızca kendi sesini değil, bir köyün ortak sesini duyurmuş; şiir ve manileriyle Köşektaş’ın hafızasında kalıcı bir yer edinmiştir. Vahdettin Şen fiziksel olarak aramızdan ayrılmış olsa da, dizeleriyle her zaman aramızda yaşamaya devam edecektir.


kosektas.net

Yararımız olsun yurda
Çalışmaya işe geldik
Mevsimler karışmış burada
Yaz beklerken kışa geldik.

Heycandan çarpıyor yürek
Verdiler bir kazma kürek
Çantalarda peynir ekmek
Köyden koşa koşa geldik.

Söylenen her söze kandık
Burada hayat güzel sandık
Çok çalıştık az kazandık
Alta düştük tuşa geldik.

Kimi dağıttı yuvayı
Kimi yitirdi davayı
Kimisi aldı havayı
Biz buraya boşa geldik.

Bilmem niçin nasıl niye
Çocuklar gelmez haneye
İşten çıkıp meyhaneye
İçtik içtik coşa geldik.

Ne gündüzü ne gecesi
Okunmaz yazmaz hecesi
Her yerde duman bacası
Çok çalışıp hoşa geldik.

Her millet kendi içinde
İşte böyle bir biçimde
Yabancıların içinde
Sıralandık beşe geldik

Umudumuz yarım kaldı
Emeğimi kimler çaldı
Gurbet bizi bizden aldı
Geri döndük başa geldik.

Hayalda mı düşte miyim
Baharda mı kışta mıyım
Amele mi usta mıyım
Hayallerden düşe geldik.

Sanma devran böyle döner
Biri iner biri biner
Beyler yedi birer birer
ŞEN OZAN’ ım dişe geldik.

Vahdettin ŞEN

Gaz Lambası - İbrahim Çöl



Ahmetli'de Akşam • Adnan Yalım • 2012 - Tuval Üzerine Yağlı Boya: 89x116

Serginin sonuna daha kaç gün var
Nasıl beklerim ben o güne kadar
'Ahmetli’de Akşam'ı alacağım
Evimde baş köşeye asacağım!
…...................................................

GAZ LAMBASI

Bir zamanların vazgeçilmez aydınlatma araçlarını konu edinen bu seçkin yazısını bizimle paylaşarak, unutulmaya yüz tutmuş kimi anı ve hatıralarımızı yeniden canlandıran, sayfamızın içeriğini zenginleştiren, sayfamızdaki renk ve fark çeşitliliğini artıran öğretmen İbrahim Çöl'e çok teşekkür ediyoruz!
kosektas.net

İBRAHİM ÇÖL
 
      

Çıra

 Gaz Lambası

 Lüks

Kağıthane Kaymakamı Sayın Ahmet NARİNOĞLU: "Tesadüfen, elektrik kesintisi sonrası getirilen mum ışığında, yıllar sonra yazmaya başladım."

Birden mum ışığında çocukluk yıllarımda yazdıklarımızı sildiğimiz defterli günlere döndüm. Ufacık kalmış, adeta avuca sığmayan, kurşun kalemle, sert mi sert silgi arasında silinen yazılar… Defterin üzerine yansıyan mum ışığında kalemi ve kocaman gölgesini hatırladım. Mum ışığının asaletini şimdi yeniden keşfediyorum. Sönecek diye korktuğumuz, aslında karanlığın korkusuyla yanan mum diline nefesimizi dahi veremediğimiz, uzaklıkta yazarken küçücük dünyamızda nelerin peşindeydik. Şimdi hatırlayamıyorum ama mum ışığına bakınca gözlerimizi koca bir ışığın aldığını, yazıya tekrar bakınca bulanık yazıları gün gibi hatırlıyorum.’ Diyor bir yazısında.

Mumu hiç hatırlamıyorum. Bizde mi yoktu, yörede mi kullanılmazdı, bilmiyorum.

Yazıyı okuyunca gaz lambasını hatırladım. Hani şu zarif, narin boynu, lale endamlı isli şey. Altında ince belli gaz haznesi. Haznede gaza batarak yanan ham pamuktan fitili. Fitilin içinden geçtiği tırtıklı yuvarlak ışık şiddeti ayarlama mekanizması takılı bombeli sarı tenekeden mamul beki. Yukarıdan gelsin diye ışık hep baş tacı, ince tellerle asılır duvarlara direklere.  Aydınlığı artırsın diye ince bele sıkıca dolanmış tellere tutturulmuş yuvarlak ayna. Yarım yamalak, ala karanlık loş ışık saçar. Asılı bulunduğu kısmın alt tarafını aydınlatmazdı.

Köy odalarında, muhtarlıklarda yapılan sohbetlerde lambanın altındaki oturup konuşanı ve sesini tanımıyorsanız kim olduğunu tanımak için ya onu pür dikkat dinler ya da tanımaya çalışırken bütün konuşulanları anlamaz kaçırırdınız. Bu bölümde kalan her ne ise karanlık gölgede kalmış hemen hemen seçilmeyen tanınmayan şeyler gibi dururdu. Fark edilmezdi konuşanın kızaran yüzü mimikleri jestleri.

Yakılma süresince gittikçe islenen cam fanusu karanlığı biteviye artırır koyulaştırır. Havalandırma az olursa, ortamı bir yarım yanmış gaz kokusu sarardı sinsi sinsi usulca. Saman damlara yakın olur, yangın çıkar yanar ev ocak. Kaç ev ocak söndü bilinmez.

Her gün temizlenirdi itina ile kapı önlerinde. Yazları yorgun argın tarladan bahçeden gelene iş. Bir taftan sokulup öbür uçtan çekilir usul usul mendil veya bezi. Kışın içine doldurulan kar taneleri ile arındırılırdı isinden. Ardından tüy bırakmayan bez antrenmanları yapılırdı nazik narin usulce.

Yaramazlık mı yoksa bilgi eksikliği mi fanusun üzerinden bakmaya çalışınca yanan saçlarımız kirpiklerimiz tenimiz. Bazen de dalgın öğrenmeye çalışırken kerrat cetvelini, yazarken yüze kadar, çok yaktım saçlarımı. Boğazımıza kaçan yarım yanmış gaz ve kokusu. Kış günleri hapisliğinde salon oyunları oynarken köşe bucak çarpmasın değmesin diye balonumuz naylon topumuz, pür dikkat kesilmişken kıracağımız belli bilinen korkular sinmişti içimize. Yinede oynamaktan durmazdık oyunlarımızı kaçamak kaçamak. Hatırlamam kaç kez kırdığımızı kardeşlerimizle. Bazen düşürürken çarpan balonumuz naylon topumuz korkmadan çekinmeden kesilmesine elimizin, yakalamaya kırılmasını önlemeye çalışırdık son ümit. Kırıldıktan sonra sessiz suçluluk. Masumiyet firarı karlar üstüne. Kendi kırılmıştır kandırmacasına yatış, ben görmedim bilmiyorum iddiası oluşturma yapmacık yalancı davranışları.

Bazen ısladığım elimin suyunu silkerek çatlattım lamba camını. Bilmezdim ısı farkının camı kırdığını.

En çok akşamüzeri kırılıp çatlayınca camı muhtaç olunur kara teneke gaz çırasına islimi isli.

Gölge oyunları oynardık duvara karşı. Düşen gölgelerimizi dev sanırdık güçlü kuvvetli. Ellerimizi parmaklarımızı şekilden şekle sokarak, oynatarak duvarda yarışırdık birbirimizle.     

Kaza pazarlarından gelen insanlar iple boğazlarına asarlardı bu kıymetli şeyi ilkokul öğrencilerinin silgi kalem asmaları gibi.

Şimdi cisme harekete duyarlı aydınlatma araçları. Dokunmadan zahmetsizce karşılar gibi yanar söner, yanar söner biteviye. Düşünüyorum da nereden geldik nereye.

Öğrenirken odaklanmayı öğrenmeyi kolaylaştırmış mı ne. Şimdi zor öğreniyor az biliyoruz, bunca imkâna rağmen.

İbrahim ÇÖL

11.02.2010




Yorumlar - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri
 
Köşektaş'ta altına bakmadık
taş bırakmadık!

Celalettin Ölgün

Yazıya yansıtılan hikayelerin eğlendirici niteliği yanında bir
de bilgilendirici gücü olduğu herkesçe bilinen, tartışma kaldırmaz bir gerçektir. Aracı
da, amacı da Köşektaş ve Köşektaşlılar olan Celalettin Ölgün hikayeleri, gerek yazım biçimiyle, gerek anlatım
tarzıyla, gözlerimizi kendi öz
benliğimize çevirmemizi, kendi kendimizle buluşmamızı sağlayan en kısa yoldur!

kosektas.net


Tahavit

Kızılağıllı babası seferberlikte şehit olduğundan, iki yaşında yetim kalmış. Anası, “Kardeşlerimin yanında büyütürüm!” diyerek babaocağına, Köşektaş’a getirmiş. Orada büyütüp evlendirmiş. “Çocukluğunun çok sıkıntılı geçtiğini, yetimliğin, garipliğin, kimsesizliğin ne demek olduğunu benden daha iyi bilen çok azdır!” diye anlatırdı.

Gençlik yıllarında, o dönem yeniden kendini göstermeye başlayan tarikatçılığa heveslenmiş. Nevşehir ve çevresinde “Kadiri Tarikatı” öğretisini yaymaya çalışan Sulusaraylı Hüsamettin Hoca’ya bağlanmış ve bu yüzden de, o yıllarda köyün bağlı olduğu Topaklı nahiyesi Jandarma Karakolu’nda, diğer yandaşları Hurşit, Kadirin Ali, Mehmet Şeref, Musa Şernaz, Mulla Şeref ve daha birçokları ile çok işkence görmüştü. Hepsi de o yıllarda aşırı, hem de gösterişli bir biçimde ibadet etmişlerdir. Ömrünün son yıllarında, gerek hastalığından gerek yaşlılığından dolayı gerektiği gibi namaz kılamamaktaydı. Namazını neden daha dikkatli ve düzenli kılmadığını soranlara, “Biz tarikatçılığımızın ilk yıllarında namazın demini aldırdık, kuzum!” diye kendince savunma yapardı.

Sessiz, kendi halinde birisiydi. Yanık sesiyle kasideler söyler, Ramazan aylarında camide orucu karşılama ve uğurlama ilahileri okurdu.

1928–1936 yılları, etkisini en fazla Orta Anadolu’da gösterdiği söylenen kıtlık yılları olarak bilinir. Üç–beş yıl süren kuraklıktan ot bile bitmemiş. Ekilen ekin bitmediği gibi, köylünün elindeki hayvanlar yayılacak ot bulunamadığından birer ikişer telef olmuş, ölüp gitmişler. Ege Bölgesi’nde durum farklı olmalı ki, eli iş tutanların çoğu İzmir, Aydın, Balıkesir gibi kentlere çalışmak için giderek evlerini geçindirmeye çalışmışlar.

Birçok Köşektaşlı gibi, Tahavit de İzmir’e çalışmaya gitmiş. İş bulmuş, bulamamış ama daha çok boş kalmış. Çalışmaya giden tüm gurbetçiler gibi, bitin, pirenin ve her türlü mikrobun kol gezdiği hanlarda, sırtına sarıp götürdüğü yorgana sarılır yatarmış. Doyurucu bir iş yok ki yeterli yesin, iyi beslensin. Böylesi bir ortamda yaşarken, ıslanmaktan mı, yetersiz beslenmeden mi, yoksa başka bir nedenden mi hastalanmış; öksürmekten ciğeri yırtılma noktasına gelmiş. Ateş, kusmalar, halsizlik… Bakıma ve tedaviye ihtiyacı var ama kim bakacak, hangi parayla kim tedavi ettirecek? İzmir’e birlikte gittiği Köşektaşlı yol arkadaşları kendi ekmeklerini kazanma çabası içindedirler. Biraz da babası Kızılağıllı olduğundan yabancı gibidir. Köhne bir han köşesinde, çekilmez hale gelen hastalığıyla yalnız başına kalmıştır. Hana yatmaya gelenlerin acıyıp verdiği yiyeceklerle yaşamaya çalışmaktadır. Köyüne dönecek ne gücü ne parası vardır.

Handa üç aydan fazla kaldığından hancı da bıkmıştır ama hiç uğramayan, arayıp sormayan köylüleri kadar da acımasız değildir. Hancı ile han sakinleri “öldü ölecek” diye beklerlerken, Belbaraklı Cansızın Veli gelmiş, durumunu görmüş, acıyarak ilgilenmiş. Trenle köyüne dönerken Tahavit İbrahim’i de yanına alarak evine kadar getirmiş.

Tahavit, İzmir’de kaptığı hastalığı hiç iş göremez bir şekilde beş–altı yıl boyunca çekmiş, ancak altı yıl sonra askere gidebilmiş. Aynı hastalıktan kaynaklanan rahatsızlıkları ise bir ömür boyu taşımıştır.

Cansızın Veli, Köşektaş’a her gelişinde uğrar, “Daha ölmedin mi?” diye takılırdı.

Tahavit’le karısı Gafer, her nedense tarlada ekin biçerken kavga etmişler. Kavga, sözlü atışma ve bağrışmalarla bir müddet sürmüş. Tahavit, yerden bir taş alıp karısına doğru fırlatmış. Sonra bakmış, taş kötü gidiyor, bir tehlike yaratacak gibi. Arkasından bağırmış: “Kaç, kaç, taş geliyor!”

Hile‑i Şer’iye: Türkçe tanımı; şeriata hile karıştırmak olmalı. Halkımız, katı ya da uygulamada zorlandığı dinsel kuralları yumuşatmayı her zaman bilmiştir.

Erlikte çalınan dıbıdık duyulmamış olmalı ki vaktinde kalkılamamış. Tan yeri attı atacak, ortalık hafiften ağarıyor. İmsak vaktinin sonu, ak ve kara iplik ayırt edilinceye dek olduğundan, Tahavitler acelece kalkıp pencerenin perdesini kapatmış, sırtlarını pencereye dönerek erlik yemeğini tezce yemişler.

Pencereden sızan aydınlık görülüp de oruç mu sakatlanacak?

Tahavit: İbrahim Ölgün. Ölümü: 1986.
Hurşit: Hurşit Cesur
Cansızın Veli: Veli Cansız, Belbaraklı. Ölümü: 1970.
Gafer: Sultan Ölgün. Ölümü: 1994.
Erlik: Sahur.
Dıbıdık: Sahurda davul yerine çalınan teneke.


Bilgi: İlk kez 8 Nisan 2004 tarihinde yayınlanmış bir yazıdır.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası