Sen yanmasan ben yanmasam biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa
MADIMAK
TEMMUZ YANGINI
Dr. Salim Çelebi
2 Temmuz'da Dikili'de düzenlenen 'Madımak'ı anma gününde yazmış olduğu içler koparan bu şiiri sitemize bahşeden sayın Dr. Salim Çelebi'ye çok teşekkür ederiz!
kosektas.net
Uyku tutmadı dün, tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün: Uyanık da değildim uykulu da! Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda, Sol yanımda kördüğüm. Hallacı Mansur da aralarındaydı, Pir Sultan da: Tebessüm vardı yüzlerinde, boyunlarında yağlı bir sicim. İki temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.” Bütün yaprakları iki temmuzdu, Kaçırıyorum sandım aklımı; üstündeki resimler; anamız, bacımız, oğlumuzdu:
Bir kez daha kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı! Bir kez daha yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı! bir kez daha yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!
İlk kez, düşümde düş gördüm! İlk kez, dalga dalga diriliş gördüm! İlk kez,tüm bedende gülüş gördüm!
Omzunda yüzülmüş derisi, elinde meşale, çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi. Çağırdı ve tek tek gösterdi Maraşı, Çorumu, Dersimi.
Büyümemiş, hala 14 yaşında Menekşe Kaya; orda da annelik yapıyor 12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koraya. Tek bir saz çalıyorlar, sarılmışlar birbirlerine vücutları da tek! Rengi altın sarısı mis kokan tap taze iki çiçek:
“Annemizi özledik: Kucağını! Haber veremedik yanarken biliyorduk bırakmayacağını!”
“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi: İnanır mısınız, kapkara olmuş deseni bembeyaz ve kare kareydi!”
“Elimizdeki ekmek de yandı! Açtık yanarken susuzluğumuz dağlandı!”
“Büyüklerimize hep inandık. Biz de büyüyecektik, çocukluğumuz muydu suçumuz nerde kaldı insanlık?” Yutkundum, Konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari: “Güneş altında eriyen, Görüp ileri yürüyen; Çalışıp işe yarayan İnsanlara canım kurban.” Sazı eşliğinde sordu Aşık Mahzuni “Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye. Nutkum tutuldu! “Bağdat’ta savaş, Anadolu’mda sıkma baş çığlığı var.” diyemedim: “Kara duman çökmüş yurda Onun için düştük derde. Dosta giden yolun nerde İzin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.
Tam ortalarındaydı Aşık Veysel:
Sermayem sazımdı gözlerim âmâ, Tıkıldım beşimde tek gözlü dama.
Çok zor isim bulmak insan yakana, Kara toprak aklayamaz sizleri.
Pişirirdi anam yeşil madımak, Kör olsun, tadını unutmaz damak. Neydi günahı da söndü kırk ocak, Yeşil yaprak saklayamaz sizleri.
Kabahati neydi ilim Sıvasın Aklını kullan ki insan olasın. Taşıyor beyninden kirin ve pasın, Kızılırmak paklayamaz sizleri.
Kulağıma fısıldadı içlerinden en tıfılı:
“Saklambaç oynanıyor sandık: Tarumar olduk sine sine saklandık! Ali, haydar, Ayşe; sobe diyemedik hiçbirimiz çok kurnazmış ebe: Yandık !”
Soyadına benzeyen sesiyle, “Ağaç demiş ki baltaya Sen beni kesemezdin ama Ne yapayım ki sapın benden Bak şu ağacın bilincine sen Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su. Gür bir ses duyuldu korodan! Söyleyeni çok, sesleri tek, sözleri tok: Dildik biz; sazda, sözde dürüm dürüm acı yiyen! Gül’dük biz, bülbüle aşık, kendi dikeniyle büyüyen! Gönüldük biz, hak ve halk aşkı için eriyen!
Öldük biz, Sağ olsun yakanlar; seyredenler şen!
Duruşu da heybetliydi sesi de:
“Şah’ı sevmek suç mu bana, Kem bildirdin beni han’a. Can için yalvarmam sana, Şehinşah bana darılır.”
“Ben Musayım sen Firavun, İkrarsız Şeytan’ı lain. Üçüncü ölmem bu hayın, Pir Sultan ölür dirilir.” Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman, biz de yükseldik ve seyrettik 33 metre yukarıdan; yüreği kan teni, kan kokan kan emicileri. Rüyalarımız vardı: Kül olduk düşlerimize, Ödül olduk gençlerimize, Savrulduk bilinçlerinize!
Sırtımızda kambur İki temmuz1993! Ey evlat, İnsanlık için söz ver ve ant iç: “Geliyorum” demez ve “acaba gelir mi?” diye beklenmez şeriat. Görebildiğin herkese tek tek anlat: İçin sızlar; kara çarşafa zorla sokulduğu zaman anan, bacın ve kızlar. Ne güneş kurtarabilir seni ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar Ben uyandım! Ya sizler?
“Yanında dağılmış kağıtlar Ve tütün tabakası var.
Bir bez parçasıyla Ağzını tıkamışlar, Cesetini sırt üstü Boyunca uzatmışlar
Bir deniz kabuğunda Dalgaları duyanlar; Boş bir mermi kovanı Sizce nasıl uğuldar?” Metin Altıoktu bu soruyu soran: Dururmu, hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan: “Kana boyandı kirmenimde yün, kuşmarlara, tuzaklara düştüm menevişlendi durgun sularım. Sedef bir bıçak aldım dostlar, güneşi yiyorlar aç kuşlar!”
Ve devam etti: “İndirdi kepengini üstümüze kara böğürtlen bir gece: Ne yapsam pirinç şamdan taşısam!
Geçirdi hevengini yağlı urgan, boynumuzda bir kiraz dalı: Ne yapsam çatal dirgen kullansam!
Bindirdi dengini bir katara balrengi kömür gibi acıdan; açlık, gözyaşı, kan!
Bindallı fistanı gül, işliği mavi çelik tül savrulsa külleri harman!
Yaralı ve yayan yürümektedir yaşam: Ne yapsam ne yapsam bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”
Birlikte, yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü. Birlikte, yeniden seyrettik kılların bile kıpırdamadığı külleşen “Madımağı.”