Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Hastamın Öğretmeni - 3 - Kolay mı Öğretmen Olmak

Hastamın Öğretmeni

3- KOLAY MI ÖĞRETMEN OLMAK?

1928 yılında Zonguldak’ta doğan Ferihan Hanım, ilkokulu Gazi İlkokulunda, Ortaokulu da Mehmet Çelikel Lisesinin orta kısmında okur. “Okul birincisiydim. Okul birincilerinin öğretmen olması için, öğretmenler kurulu kararı ile bakanlığa teklif ederdi okul idaresi,” diye anlatıyor o yılları. “ Beni de seçmişlerdi. Kabul edildiğimi okul idaresi biliyordu, fakat resmi yazı gelmemişti. Bu nedenle 2 ay kadar lise birinci sınıfta okudum, resmi yazı gelince de ver elini Çapa. Aklıma düşmüşken size bir soru sorayım: Kadere inanır mısınız?”

“Kader değil de ilginç tesadüfler her zaman olur. Hele günümüzde, gelişen teknoloji ile Dünyayı epeyce küçülttük.”

“Gerçekten çok küçültmüşüz Dünyayı. Ortaokuldaki ilk 2 yılda, aynı sırayı paylaştığım Necla isminde bir arkadaşım vardı: Necla Işıtan. Babası liman işletmelerinde çalışırdı ve Karadeniz Ereğli’ye tayini çıktığı için, ortaokul üçüncü sınıfta zorunlu olarak birbirimizden ayrılmıştık. Çapa Kız Öğretmen Okuluna gittiğimde bir de ne göreyim, Necla da orda. Üç yıl yine aynı sırayı paylaştık. Mezun olduğumuzda, ben Zonguldak ili Çaycuma ilçesinin Çayır köyüne, Necla da komşu bir köye atandı. Dediğiniz gibi, tesadüf ancak bu kadar olur.

1970-1980 yılları arasında öğretmenlik yaptığım için, az buçuk ben de bilirim öğretmenliğin ne olduğunu. O yıllarda öğrenciler, ortaokulu bitirdikten sonra, öğretmen okulu, askeri lise, polis koleji gibi birçok okulun sınavlarına girerlerdi.(Biz, 1964 yılında, öğrencilerin yoğun olması nedeniyle Kayseri Lisesine bile sınavla girmiştik) Öğretmen okulu sınavını kazananların durumu, “öğretmen olabilir mi, olamaz mı?” diye öğretmenler kurulunda görüşülürdü. Öğretmenler kurulu olumsuz karar verirse, sınavda Türkiye birincisi dahi olsa, öğretmen okuluna kabul edilmez ve öğretmen olamazdı o öğrenci.

Şimdi öyle mi? Bitir üniversiteyi, gir KPS ye. Bilerek, kopya çekerek, soru satın alarak bir şekilde kazan. Kazan ve atan öğretmen olarak. Ya öğretmenlik formasyonu? Üniversite mezunlarına birkaç ayda formasyon kazandırdığını sananlar yanılıyorlar.

Biz 1960’lı yılların sonunda, İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünde; Lise cebir dersi kitabı yazarı Arif Akçabay’ın, lise fizik dersi kitabı yazarı Meziyet-Haydar Çağlayan’ın, lise biyoloji dersi kitabı yazarı Ömer Bedii Tardu-Muammer Gürel’in, lise kimya dersi kitabı yazarı Münevver-Nurettin Baç’ın, lise sosyoloji dersi kitabı yazarı Lütfü Öztabağ’ın sınıflarında öğretmenliği özümsedik. Öğretmen okuluna atananlarımız, aldığı ruhla yeni öğretmenler yetiştirdi ülkemize. O kadar kolay mı öğretmen olmak?


          
 

Yorumlar - Yorum Yaz


Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.