Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam32
Toplam Ziyaret531016
Resim Tanıtım Köşesi
Ten - Metal
Tuval Üzerine Yağlıboya


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Kemerli Çeşme


Bugün nerede bir çeşme görsem, soğulmuş, hatta oluğu olana da 
rastlamıyorum, üzülüyorum, Kemerli Çeşme’nin akıbetinin
gördüğüm o çeşmeler gibi olmasını istemiyorum!
İBRAHİM ÖZSOY

KÖŞEKTAŞ KÖYÜ KEMERLİ ÇEŞME

  

İBRAHİM ÖZSOY 

SUYUN HAYATIMIZDAKİ ÖNEMİ; ÖZ VE DERE, LEYLEKLER VE KURBAĞALAR,
KEMERLİ ÇEŞME
*Birişim: Lütfullah Çetin 
Köşektaşlı iyiliksever İbrahim Özsoy'un bir döneme ait olan anılarını içeren bu yazı, sayın İbrahim ÖZSOY'la yapılan sohbet ve bu sohbet esnasında
tutulan yazıntılar ve bu yazıntılara yapılan birişim*
sonucu genişleyerek aşağıdaki halini almıştır.
kosektas.net
Muhterem Köşektaşlılar, suyun hem kendisi çok kıymetlidir, hem de bulunduğu yeri kıymetlendirir. Su olmadı mı, hayat da olmaz. Gerek içmek için, gerek diğer ihtiyaçlarını giderebilmek için, bütün canlılar suya bağımlıdır.

Hepimiz tarafından bilindiği üzere köyümüz, konumu itibarıyle, oldukça kurak bir bölgede yer almaktadır. Bilhassa son yıllarda yazların çok kurak geçmesi, bahar ve kış aylarındaki yağışların toprağın ihtiyacını karşılayacak yeterlilikte olmaması, yani toprağın suya doymayıp kuru kalması, sadece köyümüzde değil, ülkemizde ve hatta tüm dünyada belli başlı bir sorun haline gelmiştir.

 

Fotograf: Özcan Antike

Fotograf: Özer Akdemir


Oysa, zamanla köyümüz ve etrafı yemyeşildi. Öz ve dereden şırıl şırıl akan su, sadece insanlara değil,  evcil ve yabani hayvanlara da olmadık nimetler sunardı. Köyümüze gelen göçmen kuşları, özellikle de leylekler ile çıgırtkan yavruları, köyümüzdeki doğal yaşama apayrı bir renk katardı.
 
   

O yıllarda yağmur eksik olmadığından sürekli sulak kalan öz ve çevresini, genellikle göl ve su birikintileri yakınlarında, yarı kara, yarı sucul bir hayat süren kurbağalar, sabah akşam durmaksızın gu vak vak, gu vak vak sesleriyle inletirlerdi. Kurbağaların bir başka özellikleri de, genelde larvalarla beslendiklerinden, insanlara ve hayvanlara zarar veren sivrisinek ve diğer haşaratların çoğalmalarına fırsat vermemeleriydi.

Dere ve öz boyu uzanan iğde, kavak ve söğüt topluluğunun etrafa saçtığı mis koku, sessizlik, dinginlik, serinlik ve yeşil örtü, köyümüzün bu bölgesine görkemli, görkemli olduğu kadar da gizemli bir hava katardı. 

Ancak ne yazık ki, son birkaç yılda etkisini gittikçe artıran kuraklık nedeniyle, kurbağaların ve leyleklerin beslenebilecekleri çayırlık ve sulak alanların kuruması, barınabilecekleri iğde, söğüt ve kavak topluluklarının yok olması, iğde kokuları ile kurbağa sürülerinin yok olmasına, leyleklerin ise köyümüzü tümden terketmesine neden olmuştur.

Tüm bunlar, sadece insanların değil, tüm canlıların suya doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı olduklarını çok net bir şekilde izah etmeye yeten gerçeklerdir.

Çok açık ve basit bir gerçek daha var ki, o da, ne zaman ve nerede olursa olsun, insan susadığında, susuzluğunu giderecek en iyi içecek türü sudur!

Sene 1987’ydi. Almanya’dan henüz yeni dönmüştüm. Kayseri’ye gitmek için Uçkuyu’ya inmiş, Kırşehir’den gelecek otobüsü beklemekteydim. Irgatlık mevsimi olduğundan kavurucu bir sıcak vardı. Ancak, orada gölgesine sığınabileceğim tek bir ağaç bile yoktu. Karşı tarafta çam ağaçları vardı ama, otobüsü kaçırırım korkusuyla bulunduğum yerden uzaklaşamıyordum.

   

 Fotograf: Necdet Cengiz Şen

 Fotograf: Necdet Cengiz Şen


Neden sonra, Ankara istikametinden gelip Kayseri istikametine gitmekte olan bir taşıt durdu. Taşıttan inen bir şahıs bana doğru geldi. Selam sabah ettikten sonra; “Hacı amca, arabada ağır bir hastamız var. Uzun bir süreden beri su diye inliyor. Bu yakınlarda su var mı?” diye soru yöneltti. Ben ise, Göğce Höyük Mevkii’ni kastederek; “Geldiğiniz istikamette, asfaltın hemen aşağısında, pınar vardı, keşke orada durup hastanızın su ihtiyacını giderseydiniz. Bu yakınlarda başka su olan yer yok. Ancak, gideceğiniz istikamette, yaklaşık 2-3 km ileride benzin istasyonu var. Orada mutlaka su bulabilirsiniz.” dedim ve yolcu ettim. Taşıtdakilerin hepsi de yorgun ve bitkin bir haldelerdi. Uzun bir yolculuktan geldikleri belliydi. İşin kötüsü, yanlarında bir de hasta vardı.

Hiç beklemediğim bir anda yaşadığım bu olay, beni haddinden fazla etkilemişti. Kayseri’den döner dönmez merhum Hacı Kazım (Dündar) ile merhum Ali Çavuş (Uçar)’a gittim ve o gün Uçkuyu’da yaşadığım o elim durumu izah ettim. Köyümüzün bu bölgesinde şiddetle bir çeşmeye ihtiyaç duyulduğunu, bu yönde başlatılacak ve yürütülecek bütün çalışmaları maddi ve manevi olarak desteklemeye hazır olduğumu belirttim.  

Her ikisi de benim bu fikrime ortak oldular. Ertesi gün kalkıp, Halim Çavuş (Karatekin)’un elmalığının altındaki  pınara baktık. Kuytu içindeki kaynakta iki oluğu dolduracak bollukta bir su olduğuna kanaat getirdik.

Fazla vakit kaybetmeden işe koyulduk. Kırşehir’e gidip mühendis getirdik. Mühendis tüm ölçümleri yaptı ve ihtiyaç olan malzemenin listesini hazırladı. Tesbit ettiği malzemelerle birlikte kepçe, usta ve ameleleri bir an önce tedarik etmemizi tembih etti ve Kırşehir’e hareket etti.

Birkaç gün içerisinde ihtiyaç olan her bir şeyi tedarik edip mühendisi bilgilendirdik. Mühendis geldi ve onun kılavuzluğunda kazı işine başladık. Mühendis tarif etti, kepçe kazdı. Ameleler ise açılan kanala boruları yerleştirdiler. Bu şekilde devam edip suyu yukarıya çıkardık. Biz kazı ve boru yerleştirme işleriyle meşgülken, Kayseri’den getirdiğimiz yapı ustaları da çeşmenin duvarını örmekte idiler.

Vakit kaybetmemek ve çeşmeyi bir an önce akıtabilmek için var gücümüzle çalışıyorduk. Kanal açma ve boru döşeme işini ara vermeksizin sürdürerek, kaynak suyunu çeşmenin bulunduğu bölgeye ulaştırdık.

Artık su gelmişti. Çeşme duvarının örüm işi de hemen hemen bitmek üzereydi. Kayserili ustalar, çeşmenin adının “Köşektaş Köyü Kemerli Çeşme” olması yönünde bir öneri getirdiler. Ustaların yapmış olduğu bu öneriye itiraz etmedik ve çeşmenin adı böylelikle Kayserili ustalar tarafından “Köşektaş Köyü Kemerli Çeşme” olarak belirlenmiş oldu.

Tüm işleri henüz yeni bitirmiştik ki, o bölgeden sorumlu Karayolları Bölge Müdürlüğü; “Çeşmenin bulunduğu mıntıkada mutlaka bir tuvalet olması gerekir. Aksi takdirde, çeşme ve çevresinde kirlilik meydana gelir!” gerekçesiyle, çeşmeye çok yakın, çok da uzak olmaması kaydıyla bir tuvalet yapılmasını şart koştu. Karayollarının bu isteğini tez elden yerine getirip, çeşmeye münasip mesafede bir tuvalet yaptırdık.

Daha sonraki yıllarda, kuraklığın da etkisiyle, çeşme suyunda gözle görülür, hatta soğulmaya yakın nitelikte bir azalma oldu. Ancak, belirli aralıklarla yaptığımız iki ayrı takviye ile suyun tümden kesilmesini önledik.

Bugün nerede bir çeşme görsem, soğulmuş. Oluğu olana da rastlamıyorum. İçim gidiyor. Kemerli Çeşme’nin akıbetinin bu gördüğüm çeşmeler gibi olmasını istemiyorum.

Her kamu malı gibi, su kaynaklarının ve çeşmelerin korunup kollanmasına, bugün her zamankinden daha çok gereksinim var. Çünkü, giderek belirginleşen kuraklık tehlikesi, biz canlı varlıkların geleceğini tehdit etmeye başlamıştır.

   

Su ve su kaynaklarını gerektiği gibi koruyabilmek için susuz yaşamanın ne demek olduğunu bilmemiz gerekir. Bu gerçekten hareketle, suyu ve susuzluğu tanıdığımız ölçüde, onu koruma ve kollama isteğimiz güçlenecektir. Çünkü, tam olarak tanınmayan, kabüllenilmeyen bir nesnenin, ne sevilmesi, ne korunması, ne de sahiplenilmesi mümkündür.

Alın size, Kemerli Çeşme’nin yapılış hikayesi. Baştan sona her şey bu şekilde gelişip sonuçlandı ve hiç beklemediğim bir anda yaşadığım elim bir olay bende, su kadar kıymetli ve anlamlı bir yaşam iksirini, köyümüzün o bölgesine götürüp çeşme şeklinde tüm insanların kullanımına sunma fikrinin oluşmasına neden oldu.

Muhterem Köşektaşlılar, su kaynaklarının kıymetini bilin; koruyun, kollayın, yaşatın. Su gibi aziz olun! Allah’a emanet olun! İbrahim Özsoy.

*Bilgiler ve birişim: Lütfullah Çetin




Sanatın Toplumsal İşlevi


Ahşap Yakma Resim
Gürsel Şeref

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER