Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam43
Toplam Ziyaret525604
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

Kemerli Çeşme


Bugün nerede bir çeşme görsem, soğulmuş, hatta oluğu olana da 
rastlamıyorum, üzülüyorum, Kemerli Çeşme’nin akıbetinin
gördüğüm o çeşmeler gibi olmasını istemiyorum!
İBRAHİM ÖZSOY

KÖŞEKTAŞ KÖYÜ KEMERLİ ÇEŞME

  

İBRAHİM ÖZSOY 

SUYUN HAYATIMIZDAKİ ÖNEMİ; ÖZ VE DERE, LEYLEKLER VE KURBAĞALAR,
KEMERLİ ÇEŞME
*Birişim: Lütfullah Çetin 
Köşektaşlı iyiliksever İbrahim Özsoy'un bir döneme ait olan anılarını içeren bu yazı, sayın İbrahim ÖZSOY'la yapılan sohbet ve bu sohbet esnasında
tutulan yazıntılar ve bu yazıntılara yapılan birişim*
sonucu genişleyerek aşağıdaki halini almıştır.
kosektas.net
Muhterem Köşektaşlılar, suyun hem kendisi çok kıymetlidir, hem de bulunduğu yeri kıymetlendirir. Su olmadı mı, hayat da olmaz. Gerek içmek için, gerek diğer ihtiyaçlarını giderebilmek için, bütün canlılar suya bağımlıdır.

Hepimiz tarafından bilindiği üzere köyümüz, konumu itibarıyle, oldukça kurak bir bölgede yer almaktadır. Bilhassa son yıllarda yazların çok kurak geçmesi, bahar ve kış aylarındaki yağışların toprağın ihtiyacını karşılayacak yeterlilikte olmaması, yani toprağın suya doymayıp kuru kalması, sadece köyümüzde değil, ülkemizde ve hatta tüm dünyada belli başlı bir sorun haline gelmiştir.

 

Fotograf: Özcan Antike

Fotograf: Özer Akdemir


Oysa, zamanla köyümüz ve etrafı yemyeşildi. Öz ve dereden şırıl şırıl akan su, sadece insanlara değil,  evcil ve yabani hayvanlara da olmadık nimetler sunardı. Köyümüze gelen göçmen kuşları, özellikle de leylekler ile çıgırtkan yavruları, köyümüzdeki doğal yaşama apayrı bir renk katardı.
 
   

O yıllarda yağmur eksik olmadığından sürekli sulak kalan öz ve çevresini, genellikle göl ve su birikintileri yakınlarında, yarı kara, yarı sucul bir hayat süren kurbağalar, sabah akşam durmaksızın gu vak vak, gu vak vak sesleriyle inletirlerdi. Kurbağaların bir başka özellikleri de, genelde larvalarla beslendiklerinden, insanlara ve hayvanlara zarar veren sivrisinek ve diğer haşaratların çoğalmalarına fırsat vermemeleriydi.

Dere ve öz boyu uzanan iğde, kavak ve söğüt topluluğunun etrafa saçtığı mis koku, sessizlik, dinginlik, serinlik ve yeşil örtü, köyümüzün bu bölgesine görkemli, görkemli olduğu kadar da gizemli bir hava katardı. 

Ancak ne yazık ki, son birkaç yılda etkisini gittikçe artıran kuraklık nedeniyle, kurbağaların ve leyleklerin beslenebilecekleri çayırlık ve sulak alanların kuruması, barınabilecekleri iğde, söğüt ve kavak topluluklarının yok olması, iğde kokuları ile kurbağa sürülerinin yok olmasına, leyleklerin ise köyümüzü tümden terketmesine neden olmuştur.

Tüm bunlar, sadece insanların değil, tüm canlıların suya doğrudan veya dolaylı olarak bağımlı olduklarını çok net bir şekilde izah etmeye yeten gerçeklerdir.

Çok açık ve basit bir gerçek daha var ki, o da, ne zaman ve nerede olursa olsun, insan susadığında, susuzluğunu giderecek en iyi içecek türü sudur!

Sene 1987’ydi. Almanya’dan henüz yeni dönmüştüm. Kayseri’ye gitmek için Uçkuyu’ya inmiş, Kırşehir’den gelecek otobüsü beklemekteydim. Irgatlık mevsimi olduğundan kavurucu bir sıcak vardı. Ancak, orada gölgesine sığınabileceğim tek bir ağaç bile yoktu. Karşı tarafta çam ağaçları vardı ama, otobüsü kaçırırım korkusuyla bulunduğum yerden uzaklaşamıyordum.

   

 Fotograf: Necdet Cengiz Şen

 Fotograf: Necdet Cengiz Şen


Neden sonra, Ankara istikametinden gelip Kayseri istikametine gitmekte olan bir taşıt durdu. Taşıttan inen bir şahıs bana doğru geldi. Selam sabah ettikten sonra; “Hacı amca, arabada ağır bir hastamız var. Uzun bir süreden beri su diye inliyor. Bu yakınlarda su var mı?” diye soru yöneltti. Ben ise, Göğce Höyük Mevkii’ni kastederek; “Geldiğiniz istikamette, asfaltın hemen aşağısında, pınar vardı, keşke orada durup hastanızın su ihtiyacını giderseydiniz. Bu yakınlarda başka su olan yer yok. Ancak, gideceğiniz istikamette, yaklaşık 2-3 km ileride benzin istasyonu var. Orada mutlaka su bulabilirsiniz.” dedim ve yolcu ettim. Taşıtdakilerin hepsi de yorgun ve bitkin bir haldelerdi. Uzun bir yolculuktan geldikleri belliydi. İşin kötüsü, yanlarında bir de hasta vardı.

Hiç beklemediğim bir anda yaşadığım bu olay, beni haddinden fazla etkilemişti. Kayseri’den döner dönmez merhum Hacı Kazım (Dündar) ile merhum Ali Çavuş (Uçar)’a gittim ve o gün Uçkuyu’da yaşadığım o elim durumu izah ettim. Köyümüzün bu bölgesinde şiddetle bir çeşmeye ihtiyaç duyulduğunu, bu yönde başlatılacak ve yürütülecek bütün çalışmaları maddi ve manevi olarak desteklemeye hazır olduğumu belirttim.  

Her ikisi de benim bu fikrime ortak oldular. Ertesi gün kalkıp, Halim Çavuş (Karatekin)’un elmalığının altındaki  pınara baktık. Kuytu içindeki kaynakta iki oluğu dolduracak bollukta bir su olduğuna kanaat getirdik.

Fazla vakit kaybetmeden işe koyulduk. Kırşehir’e gidip mühendis getirdik. Mühendis tüm ölçümleri yaptı ve ihtiyaç olan malzemenin listesini hazırladı. Tesbit ettiği malzemelerle birlikte kepçe, usta ve ameleleri bir an önce tedarik etmemizi tembih etti ve Kırşehir’e hareket etti.

Birkaç gün içerisinde ihtiyaç olan her bir şeyi tedarik edip mühendisi bilgilendirdik. Mühendis geldi ve onun kılavuzluğunda kazı işine başladık. Mühendis tarif etti, kepçe kazdı. Ameleler ise açılan kanala boruları yerleştirdiler. Bu şekilde devam edip suyu yukarıya çıkardık. Biz kazı ve boru yerleştirme işleriyle meşgülken, Kayseri’den getirdiğimiz yapı ustaları da çeşmenin duvarını örmekte idiler.

Vakit kaybetmemek ve çeşmeyi bir an önce akıtabilmek için var gücümüzle çalışıyorduk. Kanal açma ve boru döşeme işini ara vermeksizin sürdürerek, kaynak suyunu çeşmenin bulunduğu bölgeye ulaştırdık.

Artık su gelmişti. Çeşme duvarının örüm işi de hemen hemen bitmek üzereydi. Kayserili ustalar, çeşmenin adının “Köşektaş Köyü Kemerli Çeşme” olması yönünde bir öneri getirdiler. Ustaların yapmış olduğu bu öneriye itiraz etmedik ve çeşmenin adı böylelikle Kayserili ustalar tarafından “Köşektaş Köyü Kemerli Çeşme” olarak belirlenmiş oldu.

Tüm işleri henüz yeni bitirmiştik ki, o bölgeden sorumlu Karayolları Bölge Müdürlüğü; “Çeşmenin bulunduğu mıntıkada mutlaka bir tuvalet olması gerekir. Aksi takdirde, çeşme ve çevresinde kirlilik meydana gelir!” gerekçesiyle, çeşmeye çok yakın, çok da uzak olmaması kaydıyla bir tuvalet yapılmasını şart koştu. Karayollarının bu isteğini tez elden yerine getirip, çeşmeye münasip mesafede bir tuvalet yaptırdık.

Daha sonraki yıllarda, kuraklığın da etkisiyle, çeşme suyunda gözle görülür, hatta soğulmaya yakın nitelikte bir azalma oldu. Ancak, belirli aralıklarla yaptığımız iki ayrı takviye ile suyun tümden kesilmesini önledik.

Bugün nerede bir çeşme görsem, soğulmuş. Oluğu olana da rastlamıyorum. İçim gidiyor. Kemerli Çeşme’nin akıbetinin bu gördüğüm çeşmeler gibi olmasını istemiyorum.

Her kamu malı gibi, su kaynaklarının ve çeşmelerin korunup kollanmasına, bugün her zamankinden daha çok gereksinim var. Çünkü, giderek belirginleşen kuraklık tehlikesi, biz canlı varlıkların geleceğini tehdit etmeye başlamıştır.

   

Su ve su kaynaklarını gerektiği gibi koruyabilmek için susuz yaşamanın ne demek olduğunu bilmemiz gerekir. Bu gerçekten hareketle, suyu ve susuzluğu tanıdığımız ölçüde, onu koruma ve kollama isteğimiz güçlenecektir. Çünkü, tam olarak tanınmayan, kabüllenilmeyen bir nesnenin, ne sevilmesi, ne korunması, ne de sahiplenilmesi mümkündür.

Alın size, Kemerli Çeşme’nin yapılış hikayesi. Baştan sona her şey bu şekilde gelişip sonuçlandı ve hiç beklemediğim bir anda yaşadığım elim bir olay bende, su kadar kıymetli ve anlamlı bir yaşam iksirini, köyümüzün o bölgesine götürüp çeşme şeklinde tüm insanların kullanımına sunma fikrinin oluşmasına neden oldu.

Muhterem Köşektaşlılar, su kaynaklarının kıymetini bilin; koruyun, kollayın, yaşatın. Su gibi aziz olun! Allah’a emanet olun! İbrahim Özsoy.

*Bilgiler ve birişim: Lütfullah Çetin




Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.