Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam3
Toplam Ziyaret546978
Film Tanıtım Köşesi

Schindler'in Listesi
, yönetmenliğini Steven Spielberg'in yaptığı, 1993 ABD yapımı bir filmdir. II. Dünya Savaşı sırasında Naziler'in uygulamış olduğu soykırımdan binin üzerinde insanın kurtarılmasında payı olan Oskar Schindler'i ve bu kurtarmayı konu edinen film, 321 milyon dolar gişe hasılatı elde etmiş ve Akademi, Altın Küre, BAFTA ve Grammy ödülleri kazanmıştır. "Tüm zamanların en iyi filmleri" konulu çeşitli listelerde üst sıralarda bulunan film, Amerikan Film Enstitüsü'nün güncel listesinde 9. sırada yer almaktadır."Schindler'in Listesi", 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Vikipedi

Daha fazla ayrıntı için bakınız (Yazı dili İngilizcedir!)

Yazar Özer Akdemir

ANADOLUNUN ALTINDAKİ TEHLİKE

Yazar Özer AKDEMİR

1969 yılında Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kayseri'de tamamladı. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden 1993 yılında mezun oldu. Gazeteciliğe 1998 yılında Evrensel Gazetesi Zonguldak muhabiri olarak başladı. Halen aynı gazetenin İzmir bürosunda çalışıyor. Ayrıca kurulduğu günden bu yana Hayat Televizyonu'nda Çepeçevre Yaşam adlı programın sunuculuğunu yapıyor. Evli ve iki kız çocuğu babası.

 


Erzincan’ın İliç ilçesi Çöpler köyünde yaklaşık 6 yıl önce hummalı bir çalışma başladı. ABD-Kanada ortaklığındaki Anatolia Minerals adlı şirket 6 yılda 600 sondaj kuyusu açtığı köyde oldukça zengin bir altın madeni bulduğunu belirterek, gerekli izinler için başvurdu. Çöpler köyündeki işletmesini Çukurdere Madencilik adlı kendisine bağlı taşeron bir firma eliyle yürüten Anatolia Minerals, altın madenini 2008 yılında işletmeye açmayı planlıyor. Ülkemizin birçok yerinde daha altın ve başka madenlerin arama ve işletme izinlerini elinde bulunduran Anatolia Minerals’i ayrıntılı bir şekilde mercek altına almadan önce, şirketin “halkla ilişkiler” biriminin basın tarafından öne çıkarılan uygulamasına değinmekte yarar var. Yani, köylülerin ve ilçenin önde gelen siyasi parti, dernek ve kamu kurum yöneticileri ABD’de “inceleme gezisi”ne götürüldü.

MADENCİYE BERGAMA DERSLERİ

Özellikle Bergama köylülerinin 16 yılı aşan, eskiye oranla yoğunluğunu yitirse de hâlâ devam eden altın madeni karşıtı mücadelesi diğer altıncı şirketlere birçok açıdan ders oldu. Bergama'daki altın madeni, 16 yılda dört kez el değiştirdi. Maden sırasıyla; ilk başta Eurogold (Almaya-Amerika-Avustralya ortaklığı), ardından, Newmont - Normandy; (Amerika) ve son olarak KOZA Altın A.Ş (Türk) tarafından işletiliyor. Bergama'daki madeni çalıştıranların bu 16 yıllık süre içerisinde başta yöre köylüleri olmak üzere halkla ilişkilerde yaptıkları "hata"lar, bugün diğer madenci şirketler tarafından mümkün olduğu kadar tekrarlanmamaya çalışılıyor.

"HALKLA ÇELİŞKİLER"İ GİDERME YÖNTEMLERİ

Ülkemizde her geçen gün sayıları çoğalan altın madencilerinin halkla ilişkileri geliştirme, madene karşı çıkışları önleme adına yaptıkları birçok şey Bergama'dakilerle aynı özellikleri taşıyor. Örneğin, tüm altın madeni girişimlerinde yoksul köylülere iş vaadi var. Tarlaların, arazilerin, maden sahası içinde kalan yapıların ederinin 10-20 katı fiyatlarla satın alınması söz konusu. Bazı yerlerde, (Uşak - Kışladağ ve İzmir - Efemçukuru gibi) köylülerin arazilerini satmamaktaki kararlılıkları hükümet destekli kamulaştırma sopası ile karşılanıyor. Madenci şirket "kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" mantığı ile köylere, yol-su, sağlık ocağı, okul vs. altyapı ve sosyal yaşam tesisleri yaptırıyor. Hatta, Uşak'ta olduğu gibi damızlık boğa dağıtılıyor, iftar yemekleri veriliyor (Bergama), şenlikler düzenleniyor. Maden sahası içinde kalan köylerdeki taşınmazlar bedellerinin çok üzerinde fiyatlarla alınırken, Bergama Ovacık köyü ve şimdi Erzincan Çöpler köyünde olduğu gibi, köy madenin birkaç kilometre uzağında yapılan dubleks evlere taşınıyor.

Bunun yanında madene karşı olanlar, çok çeşitli yöntem ve araçlarla susturulmaya, baskı altında tutulmaya, yıpratılmaya çalışılıyor. Bergama köylülerinin önce gizli örgüt kurmakla suçlanmaları, ardından mücadelede öne çıkan unsurların "Alman ajanı" olma iddiası ile DGM'de yargılanmaları ve nihayetinde madenle ilgili gelişmeleri haberleştiren gazete ve gazetecilere açılan tazminat ve ceza davaları "maden karşıtı" unsurların etkisizleştirilmesine yönelik uygulamalardan birkaçı. Madenci şirketler tarafından yapılan bir diğer halkla ilişkileri geliştirme yöntemi de "bilgilendirme gezisi" adı altında yörenin önde gelen isimlerinin yurtiçi ve dışında çeşitli yerlere götürülmesi oluyor. Hatta, bu öyle bir hale geliyor ki, tıpkı Bergama'da olduğu gibi, madenin açılıp açılmaması sonucunu doğuracak bir rapor hazırlamakla görevli "bilim adamları"ndan oluşan heyetler bile, eşleri ile birlikte ABD'de "inceleme gezisi"ne götürülebiliyor. 1997 yılındaki Danıştay kararının ardından kapatılan Bergama altın madenini Başbakanlık'ın talimatı ile yeniden inceleyip "açılabilir" diye görüş bildiren TÜBİTAK raporu böyle hazırlandı.

BERGAMA KAPIYI AÇTI

Bergama Ovacık Altın Madeni'nin yargı kararlarına, yöre köylülerinin karşı çıkışına ve bilim insanlarının riskler konusundaki uyarılarına rağmen üretimine devam etmesi, yıllardır Bergama'daki sürecin sonucunu gözleyen diğer altın madencilerini harekete geçirdi. İlk başta Alman Preussag şirketinin Türkiye ayağı olarak kurulan Turkische Preussag (TÜPRAG), Preussag'ın çekilmesi sonrasında Kanadalıların eline geçti. Preussag dünya çapında bir turizm şirketi haline gelirken, Kanadalı olan TÜPRAG Uşak /Eşme - Kışladağ altın madeninde yöre köylülerinden gelen tepkilere rağmen, "dünyanın en ilkel yöntemi" denilen "yığın liçi" yöntemi ile üretime başladı. Madenin üretime başlamasından iki ay, resmi olarak açılışının yapılacağı törenden bir hafta önce meydana gelen siyanür kazasında Eşme ve köylerinde yaşayan 2000 vatandaş zehirlendi. Zehirlenmelerin siyanürden kaynaklandığı, resmi yetkililerin engelleme girişimlerine rağmen alınan kan örneklerinde çıkan yüksek siyanür oranları ile kanıtlandı.

Kışladağ Altın Madeni'nin sahibi TÜPRAG şirketi, İzmir'in 20 kilometre uzağında bulunan, Türkiye'nin üçüncü büyük kentinin içme suyunu sağlayan barajların havzasında kurulu olan Efemçukuru köyünde de altın madeni işletebilmek için her türlü yöntemi deniyor. TÜPRAG, Havran Küçükdere'deki altın madeni arama ve işletme ruhsatlarını KOZA Altın'a sattıktan sonra, KOZA burada da çok yakın zamanda altın madeni işletmesi kuracağını açıkladı. KOZA Altın, Bergama Kozak Yaylası'nda da altın rezervlerinin tespiti için sondaj çalışmaları yapıyor. Şirket ayrıca Eskişehir- Kaymaz, Gümüşhane-Mastra, Ağrı, Ankara, Balıkesir, Bayburt, Bilecik, Bursa, Erzincan, İzmir, Kastamonu, Konya, Sivas ve Tunceli illerinde altın arama-işletme ruhsatlarına sahip. Dünyanın en büyük madenci şirketi olan Rio Tinto ise Erzincan Çöpler ve Tunceli Ovacık'ta altın madenciliği yapmak üzere çalışmalarına devam ediyor. Çöpler projesi yaklaşık bir yıl sonra üretim yapacak aşamaya gelecek.

YENİ BİR MÜCADELE ALANI: ÇÖPLER

Erzincan'ın İliç ilçesine 11 kilometre uzaklıkta bulunan Çöpler köyünde altın madeni işletmesi kurmak gündeme gelince, madenin işletme ruhsatını satın alan Anatolia Minerals adlı şirket aralarında AKP milletvekilleri, yerel siyasetçiler, köy muhtarları ve bürokratların olduğu birçok kişiyi onar günlük ABD gezisine çıkardı. Basının da geniş ilgi gösterdiği bu ABD gezisine çıkanlar, gezinin yararlı olduğundan, beş yıldızlı otellerde ağırlandıklarından, siyanürle yapılan madenciliğin zararsız olduğunu gözleri ile gördüklerinden bahsediyorlar. Bu geziler için toplam 205 bin dolar harcandığını açıklayan madenci şirket ise gezilere katılanların "En azından teknolojinin çevreye zarar vermediğini" gözleriyle gördüklerini ileri sürüyor. Bu 205 bin dolarlık "inceleme gezisi giderleri" noktasında, EGEÇEP Dönem Sözcüsü Av. Arif Ali Cangı'nın kafasına takılan bir soru var. Cangı, "Bu harcamayı acaba nerede gösterecekler?" diye soruyor ve ekliyor; "Maden işletebilirse zaten beyan ettikleri ocak başı satış fiyatının yalnızca yüzde 2'sini devlet hakkı olarak ödeyecekler. Hiç KDV ödemeyecekler. Bırakacakları pisliği, kirlenmeyi kim temizleyecek? Bozulan yaşam alanlarını eski haline getirmeye kimin gücü yetecek?" Cangı bir soru da Erzincan halkına yöneltiyor ve kendi sorusuna iyimser bir yanıtı yine kendisi veriyor "Erzincan'da "yaşamın sürmesini en büyük değer olarak gören" kimse yok mu? Mutlaka vardır, çıkacaktır. "

FIRAT SUYU ZEHİR AKACAK, BAKSANA!..

Bergama köylülerinin avukatı Senih Özay'ın, 23-24 Eylül tarihlerinde Samsun'da temsilciler toplantısı yapan Türkiye Çevre ve Kültür Platformu (TÜRÇEP) Genel Koordinatör Tanay Sıtkı Uyar'dan aldığı bir bilgi Çöpler köyünde başlatılması planlanan mücadele hakkında ipuçları veriyor; TÜRÇEP toplantısında, "altın madencilerinin bahşettiği bu cazibelere kapılmayan yurttaşlarla buluşmak ve hukuk mücadelesi başlatmak" kararı alındı. Bu doğrultuda vekaletname çıkarılan hukukçular, tespit davası açacak, ÇED raporuna ulaşılıp yer seçimi yönünden yargı organına götürülecek. Yine madenle ilgili bilirkişi incelemeleri talep edilecek ve gerektiğinde "cazibeye kapılanlarla kapılmayanların ortaya çıkması için" referandum yapma noktasında çalışmalar yürütülecek.

Çöpler köyünde 1950'lerden 80'li yılların ortalarına kadar işletilen manganez madeni alanının yanı başında, geçmişi 100 yıldan da öteye giden, eski altın ve bakır ocakları bulunmakta. İrili ufaklı bu maden ocakları taş yollarla birbirine bağlantılı. Köylerinin Keban Baraj Gölü suları altında kalması nedeniyle Çöpler'e 1968 yılında yerleştirilen Elazığlı Şafak Aşireti'ne bağlı köylülere, burada işletilmek istenen altın madeni nedeniyle yeniden göç yolları görünüyor. Maden alanının iki büyük vadi ile uzandığı Fırat Nehri'nde yaratacağı kirlilik ise şimdiden, özellikle nehrin aşağılarında bulunan Kemaliye halkının uykularını kaçırmaya başlamış bile.

İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN ‘AMİRAL GEMİSİ'

Çöpler Altın Madeni'ni işletmek isteyen Anatolia Minerals şirketinin bağlı olduğu maden tekeli Rio Tinto, ünlü Yahudi dolar milyarderi Rothschild Ailesi'ne ait. Anatolia Minerals Rio Tinto'nun Türkiye'deki operasyonlarını yöneten şirketi durumunda. Bu şirketin Tunceli Ovacık, K. Maraş-Saimbeyli, Balıkesir-Balya başta olmak üzere çok geniş alanlarında maden arama ve işletme ruhsatları bulunmakta. Dünyanın en barbar şirketlerinden biri olarak bilinen Rio Tinto'nun tarihsel gelişimine ve yapısına kısa bir göz atarsak; Rio Tinto tek başına dünya maden üretiminin yüzde 12.5'ini sağlıyor. Dünyanın en büyük maden şirketi durumunda. Şirket, altın, bakır, demir, kömür, alüminyum, uranyum gibi alanlarda maden çıkarma ve işleme işini yapıyor. Dünyanın 40 değişik ülkesinde 60'ın üzerinde işletmesi bulunuyor ve borsada da en önde gelen maden şirketleri arasında. İngiltere'deki Rio Tinto plc ve Avustralya'daki Rio Tinto Ltd adlı iki şirketin birleşmesinden oluşan Rio Tinto'nun üst düzey yöneticileri İngiltere'deki şirketten atanıyor. Şirketin işletmelerinde sendikalaşma girişimleri en sert yöntemlerle engellenirken, toplusözleşme de yapılmıyor. Şirket, bu kötü ününün tepkisini dağıtmak üzere çoğu zaman taşeron şirketler eliyle işlerini yürütmeyi yeğliyor. Erzincan Çöpler Altın Madeni İşletmesi de Kanada ve ABD borsalarında Anatolian Minerals Development Ltd. (AMDL) adı ile işlem yapan şirket tarafından yönetiliyor.

ANADOLU'DAKİ RİO TİNTO

Rio Tinto Limited şirketinin sermaye yapısına baktığımızda şu anda Türkiye'de faaliyet gösteren yabancı bankaların neredeyse tamamının şirkette hissesinin bulunduğu görülür. Rio Tinto'nun Türkiye'deki mineral kaynaklarının araştırılması için temel incelemeler Anadolu Mineralleri Geliştirme Şirketi (AMDL) tarafından 1977-1980 yılları arasında gerçekleştirildi. Tunceli ve Kopdağı bölgesinde yapılan bu incelemelerde ilk hedefler Tunceli'de bakır, kurşun ve çinko iken, Kop Dağı'nda kromdu. Uydu fotoğrafları, haritalama ve jeokimyasal numuneler sonrasında, bölgede yapılan kazılarda elde edilen verilerle Anatolia Minerals Development Corp. (AMDC) tarafından bölgenin ayrıntılı bir jeokimyasal haritası çıkarıldı. Japon ortaklı YAMAS ile ortak iş yapan AMDC ve AMDL muhtemelen aynı şirkete ait ve bu şirket Rio Tinto'nun kendisi. Anatolia Minerals şirketinin internet sitesinde yer alan yönetim Kurulu üyeleri arasında üç Türkün de adı var. Anatolia Minerals ortak ve yöneticilerinden Erden Yüksel, 5 yıl Dardanel Madencilik, 10 yıl Cominco ile çalışmış, 40 yıllık deneyimi olan bir mühendis. Yine yönetim kurulu üyelerinden Firuz Alizade ise Cominco'nun milyar dolarlık Artvin Cerattepe bakır altın madeni projesinde görevli.

Alizade Türkiye jeolojisi ve maden potansiyeli uzmanı. Anatolia Minerals'in yönetim Kurulu listesinde adı olan İlhan Poyraz ise Anatolia şirketinin taşeron şirketi durumundaki Çukurdere Madencilik Sanayi Ltd. Şti.nin Başkan Yardımcısı konumunda. Rio Tinto'nun 2001 yılında Anatolia Minerals adlı şirketle yaptığı anlaşma gereği Erzincan Çöpler Altın Madeni projesi bu şirket tarafından yürütülüyor. Bu proje için Rio Tinto'nun 10 milyon dolar (son verilen bu rakamın 25 milyon doları bulduğunu gösteriyor) harcaması ve gelirin yüzde 66.7'sini alması planlanırken, Anatolia Minerals'e ise 1.500 milyon dolar kalması hesaplanmış. Anlaşmada Rio Tinto'nun proje için yıllık en az 500 bin dolar harcaması, Anatolia mineral ofisinde yılda 216 bin dolar vermesi taahhüt ediliyor. 2001 yılında yapılan bu anlaşmanın önümüzdeki yıl yenilenmesi söz konusu.


RİO TİNTO'NUN TARİHİ

Şirket adını 1873 yılında kurulduğu İberya'nın Rio Tinto (Renkli Nehir) bölgesinden aldı. En büyük hissenin Rothschild ailesine ait olduğu şirkette, İngiliz kraliyet ailesinin de hissesi bulunmakta. 1800'lü yıllardan itibaren yaptığı afyon ticareti ile büyüyen şirket, Hong Kong'un İngilizlere kalmasının ardından, Rothschildler'in kontrolündeki Hong Kong Shangai Bank Corporation ( HSBC) bankası ile afyon ticaretini finanse etti. Rio Tinto, Jardine Matheson şirketinin bu afyon ticaretinden kazanılan parası ile kuruldu. Bugün dünya maden üretiminde yüzde 12.5'luk bir paya sahip olan Rio Tinto'yu, ikinci sırada yüzde 11'lik pay ile yine İngiltere merkezli Anglo American Corp (AAC) izlemekte. Oppenheimer Ailesi'nin kontrolünde olan AAC de Rotshchild Ailesi'nin ve İngiltere kraliyet ailesinin de payları var. Dünya maden üretimindeki üçüncü isim de İngiltere'den Billiton/BHP firması. Shell'e ait olan firmanın kontrolü de Rothschill Ailesi'nde. Her üç firmada da İngiliz kraliyet ailesinin payları bulunmakta. Dünya madenlerinin yaklaşık yüzde 50'si bu üç firmanın kontrolünde iken, bu oran altın ve gümüş madenciliğinde neredeyse yüzde 100'e yaklaşmakta.

Rio Tinto'nun arkasındaki güçleri oluşturan, Rothschild, Oppenheimer ve Goldschmild ailelerinin üçü de Almaya Frankfurt kökenli. Sonradan İngiltere'ye göçen bu ailelerin soy ağaçları 1600'lerde Oppenheimer Ailesi'nde birleşirken, 1700'lü yılların sonunda Rothschild'ler en güçlü aile konumuna gelmişler. İngiliz kraliyet ailesi ile çok güçlü ekonomik bağları olan ailelerin şirketlerinden Rio Tinto "İngiliz egemenliğinin Amiral Gemisi" olarak tanımlanmaktadır. Rio Tinto'nun ilgilendiği ve büyük oranda kontrol ettiği bir diğer madencilik alanı ise bor madenleri. Dünya bor üretiminin yüzde 37'sini gerçekleştiren US Borax Inc. Rio Tinto'nun bir alt kolu olan Kennecott Holdinge ait. Türkiye, dünya bor rezervinin yarısından fazlasına sahip iken pazardan aldığı pay ise yüzde 20 dolayında. Bor madenlerinin özelleştirilmesi girişimlerinde US Borax ve Rio Tinto'nun adı sıkça geçmişti.

BOUGANVİLLE KATLİAMI

Rio Tinto'nun adı birçok insan hakkı ihlali, hukuksuz uygulamalara, işçi düşmanlığı vs. ile anılsa da tekelin Bouganville de yaptıkları onun "barbar" diye tanımlanmasını nedenlerini açıkça ortaya koyuyor. 1969 yılında Bouganville bölgesine giren Rio Tinto, köylülerin topraklarını gasp etmenin yanı sıra, 220 hektar yağmur ormanını da yok etti. Bu bölgenin temel geçim kaynağı olan balıkçılık ve bahçeciliğin yok edilmesi anlamına geliyordu. İşgalci Papua Yeni Gine yönetimi ile ilişkileri sonucu 5 yıl vergiden muaf olan şirketin nehirlere boşalttığı 1 milyar ton atık Bouganville nehirlerindeki canlı yaşamını yok etti. Şirket, halkın yıllarca süren protesto ve direnişini yok saydığı gibi direnişi bastırabilmek için Avustralya'dan özel bir tim getirdi. Bouganville yerli halkından bir grup 1988 yılında, madeni basarak şirketin patlayıcılarını kullanıp madenin binalarını, araç-gereçlerini havaya uçurdu. Taş ve sopalarında kullanıldığı bu saldırı sonrasında maden kapatılırken, işgalci Papua Yeni Gine, ihracat gelirlerinin yüzde 45'ini sağlayan madenin kapanması nedeniyle Bougainville'den çekilmek zorunda kaldı. Geride Bougainville'nin nüfusunun yüzde 7'sine denk gelen 10.000 ceset bırakarak!...

HAZIRLAYAN: Özer Akdemir


 


Yorumlar - Yorum Yaz
Kitap Tanıtım Köşesi


Dünyayı bir daha hiç göremeyeceğim

"Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız..."

Simon Callow

Bazı kitaplar hakkında eleştiri yazısı yazmak insana küstahlık gibi gelir. Bu da onlardan biri. Kitap kendisini öyle bir berraklık, eminlik ve bilgelikle anlatıyor ki hakkında söylenmesi gereken tek şey var: Onu okuyun. Sonra yeniden okuyun. Kısa bir kitap bu, bazıları iki sayfadan daha uzun olmayan bölümlere ayrılmış, her bölüm yazarın cezaevinde tecrübe ettiği bir olayı anlatıyor. 

Harikulâde damıtılmış saf bir metin ama bilgiçlik taslamıyor; Altan, en zor anlarda bile, duruluğunu ve saydamlığını asla kaybetmiyor, rüyalar nasıl capcanlıysa öyle capcanlı, ki -- İngilizceye çevrilmiş olan diğer kitapları, Osmanlı Kuarteti’nin muhteşem ilk cildi Kılıç Yarası Gibi ile hayali unsurlarla bezenmiş suç romanı Son Oyun’a bakarak hüküm verecek olursak – bu canlılık onun diğer eserlerinin de özelliği. I Will Never See the World Again’e (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) bakarak hüküm vermek gerekirse, onu kurtaran ve kurtaracak olan şey de bu.

Gözaltına alınması onun için sürpriz olmadı. Ön saflardaydı. Kürtlerin eşit haklara sahip olması gerektiğini savunan ve yayımlandığı Milliyet gazetesinde çok okunan bir makalenin yazarı olarak daha 1995’te yirmi ay hapis cezası almış, cezası ertelenmiş ve 12 bin dolar para cezasına mahkûm edilmişti. 2007’de hicivli bir gazete olan Taraf’ı kurdu ve orada bir yıl sonra “Ah Ahparik” başlıklı bir yazı yazdı. Bu yazı nedeniyle, Türk Ceza Yasası’nın “Türklüğün aşağılanmasını” suç sayan acımasız 301’inci maddesince yargılandı, ancak o zaman hapse girmedi. Ne kadar korunmasız bir durumda olduğunu bildiği için silah taşımayı alışkanlık haline getirdi.

Muhalefet Altanların aile mesleğidir: Ahmet’in babası, polemikçi bir gazeteci, romancı, editör ve milletvekili olan Çetin de daha eskilerdeki bir baskı rejimi tarafından, yaklaşık yarım asır önce gözaltına alınmıştı. Polis onu almaya geldiğinde baba Altan onlara çay ikram etmişti ama reddetmişlerdi. “Rüşvet değildir” demişti hoş bir şekilde, “İçebilirsiniz.” Bu şaka pek de iyi karşılanmamıştı. Kırk beş yıl sonra Ahmet kendisini almaya gelen polislere aynısını tekrarlamış; onlar da aynı şekilde bundan hoşlanmamışlar. Her koşulda şaka yapabilmek neredeyse akıl almaz bir soğukkanlılık göstergesidir. Ahmet de adil bir yargılanma ihtimalinin hiç olmadığını biliyordu; mahkûm olacağının kararı peşinen verilmişti.

Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim... bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim.

Onu hapishaneye götüren arabada, polis ona bir sigara uzatmış. Altan, “Ben, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum” demiş. Söylediğine göre, bu kelimelerin nereden geldiği hakkında hiçbir fikri yokmuş. Fakat bu kelimeler onun hayatını değiştirmiş. “Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor.” Bu içgörü – “Gerçek beni ele geçiremedi. Ben gerçeği ele geçirdim” – Altan’a daha sonra olan şeylere göğüs germe kuvveti vermiş. Bu yeteneğin, mesleği olan romancılığın bir uzantısı olduğunu görmüş: Alternatif bir gerçeklik yaratmak. I Will Never See The World Again (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) hapishane hakkında olduğu kadar yazarlık hakkında da bir kitap, fakat her şeyden ziyade özgürlük hakkında, hayal gücünün kullanılmasıyla ortaya çıkan özgürlük hakkında bir kitap.

Altan’ın özgürlüğünü ve düşünsel bağımsızlığını koruması kolay olmamış: Siz ne kadar metanetli olursanız olsun, hapishane doğası gereği insanı felce uğratabilen bir yerdir. 

“Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.” Duyuların mahrumiyeti insanın derhal kafasını karıştırır: Oscar Wilde gibi Altan da zamanın anlamını yitirdiğini keşfeder. “Kafeste ışık ve hava hiç değişmiyordu. Her dakika bir diğerinin aynısıydı. Sanki zaman nehrinden bir kol ayrılıp bir setin önünde birikerek bir göl oluşturmuştu. O kıpırtısız gölün dibinde oturuyorduk.”

Mahkemeye götürüldüğünde yönünü yitirmişlik duygusu devam ediyormuş. Yargıçlar, Kafka’nın elinden çıkmış gibiymişler fakat Kafka’da da olduğu gibi, barbar ya da gaddar değil ama tuhaf, hayrete düşürücü ve gerçeküstüymüşler. Altan, ilk başta kendisine bildirildiği gibi darbe girişimini destekleyen “subliminal mesajlar” gönderdiği için değil, darbeye girişime iştirak ettiği için gözaltına alındığını öğrenmiş. Suçlamanın neden değiştiği kendisine sorulan yargıç havadan sudan bahsedercesine şöyle demiş: “Bizim savcılar bilmedikleri kelimeleri kullanmayı seviyorlar.”

Altan serbest bırakılıp evine gönderilmiş; daha sonra o akşam yeni bir gözaltı kararı çıkarılmış, hapishaneye dönmüş ve kapısında “Bayan Reviri” yazan bir hücreye atılmış. Anayasa Mahkemesi’nin mahkumiyetini reddetmesine dayanan bir temyiz süreci başlatmış: Kararı beklerken, “zihninin gölgeli kıvrımlarında kımıldanan, umudun beslediği solgun ve titrek hayalleri” kafasından uzaklaştırmaya çalışmış. Beklerken yıllar önce yazdığı romanı Kılıç Yarası Gibi’de, bir karakterin hakkında verilecek hükmü beklediği sahnenin aynısını yaşadığının farkına varmış.

Yıllar önce, edebiyatla hayatın birbirine değdiği, sınırları belirsiz, esrarengiz ve puslu arazide dolaşırken kendi kaderimle karşılaşmış ama onu tanımamışım, onu bir başkasının kaderi sanarak anlatmışım... Romanla hayatın, gerçekle yazılanın birbirine dolandığı, birbirinin kılığına girdiği, birbirini taklit ettiği, birbiriyle yer değiştirdiği baş döndürücü, uğultulu bir girdabın derinlerine doğru sürüklendiğimi hissediyorum.

Hüküm verilir: Ağırlaştırılmış müebbet.

Bir daha dünyayı ve avlu duvarlarıyla sınırlanmamış bir gökyüzünü göremeyeceğim. Hades’e gidiyorum. Kendi kaderini yazan bir kader tanrısı gibi yürüyorum karanlığın içine doğru. Kahramanımla birlikte karanlığın içinde kayboluyoruz.

Ama bir süre sonra hayal gücü Altan’ı kurtarır: 

Odysseus gibi kahramanlıklarım ve korkaklıklarım olacak, dürüstlüklerim ve kurnazlıklarım olacak, yenilgilerim ve zaferlerim olacak, ancak ölümle bitecek bir maceram olacak... Çatırdayan bir gemi duruyor hücrenin ortasında... Ve güvertesinde çelişkiler içinde bir Odysseus.

Nefes kesici bir anda, kendi kendine şunu düşünür:

Anlatmak için ne güzel bir görüntü. Hayaletimsi ışıkta beyazlaşmış bir gölge gibi kıpırdayan elimi uzatıp bir kalem çekiyorum. Ben karanlıkta da yazabilirim. Koca bir fırtınayla çatırdayan bir gemiyi avuçlarımın içine alıp yazmaya başlıyorum. Demir kapı arkamdan kapandı...

Altan’ın avukatlarına verdiği notlar arasında yer alan kâğıtlardan derlenen ve arkadaşı Yasemin Çongar tarafından – harikulâde bir şekilde – İngilizceye çevrilen I Will Never See the World Again  (Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim) son derece tatmin edici bir biçeme sahip. Bu bir Geceyarısı Ekspresi değil, Ölü Evinden Notlar değil, ve De Profundis değil. Bir bakıma bunların hepsini gölgede bırakıyor. İnsanın içinde var olan, her şeyden çok da hayal gücüyle tetiklenen kudretin ışıltılı bir kutlaması bu kitap. Yaratıcılık sürecini anlatışı olağanüstü, kavranması daima zor olan bu fenomenin en mükemmel yapılmış analizlerinden biri. Ve bu kitap maneviyatın da zaferi. “Beni hapse koyabilirsiniz ama beni hapiste tutamazsınız” diyor Altan son cümlelerinde, “Bütün yazarlar gibi ben de duvarları rahatça geçecek bir sihrin sahibiyim çünkü.” Evet: Ama yeter artık. Altan hâlâ hapiste. Nobel Ödülü’nü kazanmış seksen kişi bu durumu protesto etti, sonuç alamadı. Altan’ı oradan söküp almak için yeri göğü birbirine katmalıyız.

The Guardian, 13 Mart 2019
Simon Callow