Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam20
Toplam Ziyaret503860
Eşref Çelik


Eşref
, köyün belki en şakacı kişisiydi. Sanırım küs, kırgın oldukları da vardı, ama herkesle şakalaşır, kendi kusurlarını, hatalarını açıkça söylemekten çekinmezdi. Birkaç devre muhtarlık yaptı. Elektrik, evlere su, onun zamanında geldi. Her şeyi abartarak anlatır; şakadan da olsa, dul kadınları satlığa çıkarırdı.

Celalettin Ölgün

Daha delikanlılığa yeni girdikleri yıllarda; Dilencilik mi, herhangi bir şey satmak mı, her ne amaçla gelmişse, Avanos ya da Genezin’den bir karı koca, boş evlerden birine yerleşmişler. Kadın çok kurnaz, delikanlıları hoş söz, boş vaatlerle kandırıp yolmaktaymış. Eşreflerin evindeki bir tek culuğu gözüne kestirmiş, Eşref’i kandırmaya çalışıyor,
“Yel olur, yelpen olur
Dibinde tikin olur
Seversen gelin sev
Kızlar cep çırpan olur,”
diye maniler söylüyor, tatlı diller döküyormuş. Eşref, bir gece culuğu kapmasıyla birlikte kadının evine... Eşref’e culuktan bir tike et düşsün ya!
Olanlardan habersiz anası Dilber karı, sabah, sabah durmadan ortalıkta olmayan culuğu  “cücülemekte”. O gece tilkiler bir çoklarının horozlarını götürmüş, “zaar ki?”
Karısı Kezban da kendisi gibi şakacıdır. Eşref, köye gelen tüm abdallarla, çingenelerle ilgilenir. Onlara yardımcı olur. Bir gün Kezban’a, kapılarına gelen çingene karısını gösterip;
“Beni kızdırma, valla seni şunlarla değişirim!” diye şaka yapacak olmuş. Kezban ondan aşağı kalır mı? Çinğene karısının sırtındaki kalburları sırtlayıp, “Senin değişmene gerek yok. Biz değişiyoruz,” diyerek gitmeye başlar.
Eşref: “Aman avrat, bunlar kokar, ben bunlarla yatamam,” deyince,
Çingene: “Niye kokayım, Eşref ağa? Puro sabunuyla güzelce yıkanırım, sonra da sarılır, yatarık.” der.

Eşref: Eşref Çelik. Ölümü. Nisan 2018.

Kezban: Kezziban Çelik. Ölümü: 2015.

Deniz Beşiktaşlı'ydı
Deniz Gezmiş…
Mahir Çayan…
1960’lardan günümüze taşan iki gençlik lideri…
68 kuşağının efsaneleri…
Kendileri dahil kimsenin bilmediği bir tesadüf, onları çok genç yaşta, aynı eylemde bir araya getirdi.
Yıl 1963 idi.
İkisi de Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciydi.
Deniz 1’de, Mahir 3’te…
Onları bir araya getiren eylem, Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberle başladı.
Habere göre, “Haydarpaşa Lisesi’nin pansiyon müdürü, Fenerbahçeli ünlü futbolcu Ömer Boncuk, orta ve lisede okuyan yatılı öğrencilerden altısına, ‘Sizi sınıf geçirteceğim’ diyerek odasına götürmüş ve tecavüzde bulunmuştu.”
Bu, bir iftiraydı.
Okulda “Boncuk Ömer” diye tanınan beden öğretmeni Ömer Boncuk, öğrencilerin sevgilisiydi. Genç yaşta bir oğul yitirmiş, o yüzden bütün sevgisini öğrencilerine vermişti.
Cemil Gezmiş’in de arkadaşıydı.
Bir ihbar üzerine atılan bu iftira, onu seven öğrencilerini ayağa kaldırdı. Haberden sonra Boncuk Ömer’in görevden alınması ise bardağı taşırdı.
Hocalarına iftira edildiğini düşünen öğrenciler, büyük bir öfkeyle ayaklandı ve protesto kararı aldı.
500’ü aşkın öğrenci, okulda toplanıp vapurla Sirkeci’ye geçti, Cağaloğlu’na gidip Hürriyet gazetesinin önüne geldi.
Ellerindeki pankartta, “Boncuksuz Haydarpaşa olmaz, böyle palavra atılmaz” yazıyordu.
Sloganlar atarak gazetenin camlarını taşladılar. O günkü Hürriyet’in nüshalarını yaktılar. Binaya girip çıkanları tartakladılar.
Hürriyet çalışanları, -o dönemin âdetince- camlara Türk bayrağı asarak canlarını kurtarabildi. Gazete yönetimi, Başbakan İnönü’ye telgraf çekerek yardım istedi.
Kızgın öğrenciler bu eylemin ardından Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yürüdü. Boncuk Ömer’i görevden alanlara ateş püskürdü. Müdürle görüşerek, okullarına kara leke sürülmek istendiğini söylediler.
Müdür, Boncuk Ömer tahkikatta aklanırsa hemen göreve iade edileceğinin teminatını verdi.
Boncuk Ömer, kendisine destek eylemini, odasının penceresinden gözyaşları içinde izledi.
Ancak ertesi gün, Emniyet’in karşı atağı geldi.
Gazete önündeki eylemde çekilen fotoğraflardan tespit edilen öğrencilerin okuldan atılacağı duyuruldu.
Bunun üzerine öğrenciler ortak bir kararla, tanınmamak için saçlarını üç numara asker tıraşı yaptırdı.
İşte o eylemde, başı çeken öğrencilerden biri, son sınıf öğrencisi Mahir Çayan’dı.
Diğeri, birinci sınıf öğrencisi Deniz Gezmiş
Deniz’in ilk eylemiydi bu…
Mahir’in ilk yargılanışı…
8 yıl sonra, biri, diğerini kurtarmak için ölümü göze alacaktı.
 
Deniz’in denize kavuştuğu gün
Bu fotoğraf, 1954’te, Sivas Yıldızeli’nde çekilmiş.
Cemil Bey ve Mukaddes Hanım öğretmen…
Yanlarında Mukaddes Hanım’ın annesi Faika Hanım…
Ve onların dizinin dibinde üç oğlan:
Sırasıyla Bora, Hamdi ve Deniz… Bora ile Deniz arasında 3 yaş var; Deniz’le Hamdi arasında ise 5…
Gezmiş ailesi, bu fotoğrafın çekilmesinden bir yıl sonra Sivas merkeze taşındı, 1962’de de İstanbul’a göçtü.
Geldiklerinde İstanbul’un nüfusu 1 milyondu.
Harem’de yeni yapılmış bir apartmanın giriş katına kiracı olarak yerleştiler.
Deniz, denizi ilk kez o gün gördü.
Eşyalar taşınırken kardeşi Hamdi ile birlikte Harem sahiline indiler.
Hamdi 10, Deniz 15 yaşındaydı.
Ağustos ayıydı.
Deniz, masmaviydi.
Ama Hamdi temkinliydi. Daha önce hiç görmediği bu uçsuz bucaksız suya ihtiyatla baktı. Biraz tedirginlikle ayağını soktu, çıkarttı.
Sonra az ileriye, çifte kayaların oraya baktı:
Abisini üstünü çıkarmış, şortla denize atlarken gördü.
Deniz, bu ilk tanışmada, denizin kollarına atlamış ve hayatı denizlerde geçmiş gibi yüzmeye başlamıştı.
Yüzmeyi öğrenmesi 2 yıl alacak olan Hamdi o gün, “Cesaret böyle bir şey işte” diye geçirdi içinden…
O cesaret, ağbisinin hayatına mal olacaktı.
Deniz Beşiktaşlıydı
İstanbul, binbir sürpriz hazırlıyordu Gezmiş’lere…
Taşındıktan bir süre sonra Avni Anıl’la komşu oldular.
Hemen yan terastaki ünlü bestekârın, yaptığı besteleri önce eşine söyletmesine tanık ve kulak misafiri oldular.
“Biraz kül, biraz duman, o benim işte” gibi dillere yerleşecek şarkıların ilk dinleyicisi oldular.
Sonra, Cemil Gezmiş’in Sivrialan’dan tanıdığı Âşık Veysel’i evlerinde ağırladılar. Âşık’ın sazını dinleyip sohbetine doydular.
Deniz, o yıllarda kardeşi Hamdi ile birlikte, Üsküdar’daki Sunar Sineması’nda “Spartaküs”ü izledi. Bu Trakyalı kölenin, özgürlük mücadelesinden çok etkilendi.
İlerde Türkiye’ye damgasını vuracak kişiliğinin yapıtaşları, çocukluk ve gençlik yıllarında örülüyordu.
Fenerbahçeli olan Cemil Bey dışında Gezmiş ailesinin tamamı Beşiktaşlıydı. Evde epeyce futbol konuşulur, hatta Deniz’in ağbisi Bora da mahalli ligde profesyonel futbol oynardı.
Bu futbol tutkusu, bir gün neredeyse Deniz’in felaketine yol açıyordu.
Statta ölümden döndü
20 Aralık 1964 günü, Ali Sami Yen Stadı’nın açılışı vardı.
Açılış şerefine o gün Türkiye- Bulgaristan milli maçı oynanacaktı.
Maçı izleyenler arasında Deniz Gezmiş de vardı.
Lakin daha başta, yeni stadın ikinci katındaki büfede bir yangın çıktı. Açık tribündeki binlerce seyirci paniğe kapıldı. İzdiham oldu. Demir korkuluklar yıkıldı ve üst kattaki seyirciler, salkım saçak, alt kata düştü.
Büyük bir panik yaşandı. Yaralılar hızla hastanelere taşındı. Radyo, “müessif bir kaza olduğunu” duyurarak kan anonsu yapmaya başladı. Valilik, sağlık personelini göreve çağırdı.
Gezmiş’ler, maça giden oğullarının gecikmesi üzerine telaşlandı. Yollara çıkıp hastaneleri dolaşmaya başladılar.
On binlerce insan, aynı telaşla sokağa dökülmüştü.
Oğullarını bulamadılar. Çaresiz eve döndüler.
Deniz, çok geç vakit geldi eve… Üstü başı perişan haldeydi. Ayağında ayakkabısı yoktu; çorapla eve kadar yürümüştü.
“Tribünden düştüm. Ama aşağıda şişman birinin üstüne düştüğüm için yaralanmadan kurtuldum” dedi.
Onun kadar şanslı olmayan 84 kişi yaralanmıştı.
Deniz ise, mucize eseri kurtulmuştu.
40 yıl sustu sonunda konuştu
Türkiye’de pek az insanın ölüm tarihini ezbere biliriz.
Biri Atatürk’tür; diğeri -çoğumuz için- Deniz Gezmiş ve iki arkadaşı…
Deniz’in, Hüseyin’in, Yusufun yoldaşları, sloganlar, pankartlar, çiçeklerle, onbinler halinde mezarlığı dolduruyor, dışarı taşıyor.
Hamdi Gezmiş, her 6 Mayıs’ta orada oluyor; büyük ağbisi Bora ile birlikte anmalara katılıyor.
Geçen 6 Mayıs’ta kalabalıktan mezara ulaşamamış. Omuz omuza duran gençler arasında sıkışınca da geçmek için izin istemiş.
“Biz de bekliyoruz” cevabını almış.
Bunun üzerine, töreni kaçırmamak için bir sırrı açıklar gibi kimliğini fısıldamış:
“Ben Deniz’in kardeşiyim.”
İnanmamış muhatabı ve yapıştırmış cevabı:
Hepimiz kardeşiyiz.
Sevinmiş bu cevaba Hamdi Gezmiş...
Sessizce sırasını beklemeye devam etmiş.
***
Bu küçük sahne, hem toplumdaki Deniz Gezmiş algısına dair ipucu veriyor, hem de Hamdi Gezmiş’in kişiliğine...
“Deniz Gezmiş’in kardeşi” sıfatını her zaman gururla taşımış, ama hiç kendi isminin başına bir sıfat olarak koymamış Hamdi Gezmiş…
O isim ki, bir dönem kardeş acısı çekmesine, hapse girmesine, kapıların yüzüne kapanmasına yol açmış; sonra gün gelmiş, ona itibar, gurur, onur kazandırmış.
Deniz, son mektubunda “Kitaplarımı Hamdi’ye bırakıyorum” diye yazmıştı.
Hamdi, o kitapları hayatı boyunca taşımış.
Deniz, son mektubunda “Hamdi’nin, bilim adamı olmasını istiyorum” demişti.
Hamdi, bilim adamı olabilmek için adeta çırpınmış.
Ve ağbisinden kalanları, anıları, mektupları, eşyaları, 40 yıl, kutsal emanetler gibi saklamış.
Bir gün anılarını yazmayı, mektupları, eşyaları kamuoyuna açmayı, “ağbisi Deniz”i anlatmayı planlamış.
O gün geciktikçe de bütün bunları güvendiği bir gazeteciye açmayı kararlaştırmış.
***
Geçen bahar, bir akşam Todori’de buluştuk Hamdi Gezmiş’le…
Piyasadakilerden farklı bir Deniz kitabı yazmayı kararlaştırdık.
Sonra ofisine kapanıp günlerce süren bir söyleşi yaptık.
Hiç görmediği amcasına çok benzeyen oğlu Can da bu söyleşide ve araştırmada bize hem eşlik etti, hem çok yardım etti.
Hamdi Gezmiş anlattıkça, parkası içindeki devrimci Deniz, kâh ana babasının ele avuca sığmaz ortanca oğlu oldu; kâh Hamdi’nin canı gibi sevdiği ağbisi, kâh Bora’nın söz geçiremediği kardeşi…
Harem sahilinde arkadaşlarıyla balık tutan, mahalledeki kızların aklını başından alan bir lise öğrencisi…
Gider gitmez Hukuk Fakültesi’ni ayağa kaldıran bir gençlik lideri…
***
Sonrasını biliyoruz.
Daha doğrusu bildiğimizi zannediyoruz.
Oysa Deniz, bildiğimiz eylemlerin içindeyken ailesinin neler yaşadığını, hapishaneden babasına neler yazdığını, kardeşinden hangi kitapları istediğini, ağbisinin nikâhını nasıl öğrendiğini bilmiyoruz. Babasının idamdan sonra onu gördüğünde, annesinin idam haberini aldığında neler hissettiklerini de…
Hamdi Gezmiş’le birlikte kaleme aldığımız “Abim Deniz” kitabından bölümler içerecek bu dizide, bu soruların cevaplarını bulacaksınız.
Deniz’in hiç görmediğiniz fotoğraflarını görecek, hiç okumadığınız mektuplarını okuyup hiç dinlemediğiniz anılarına ortak olacaksınız.
Deniz’le, yeniden tanışacaksınız.
Onun neden bugün hâlâ, her kesimde sevilip güvenilen bir figür olduğunu, neden Gezi isyanı patladığında Taksim’in başköşesine resminin ve on binlerce çocuğa isminin konduğunu anlayacaksınız.
Hamdi Gezmiş’e güveni için teşekkür ediyorum.
Şimdi, Deniz’lere dönmenin tam zamanıdır. 
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      241 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Eşref Çelik


HOH

İbrahim ÇÖL

Masmavi gökyüzünün yıldız aydınlığında oturmuş konuşuyorlardı. Üç dört kişi. Cami önündeki hangi tarihi betimlediği bilinmeyen elips şekilli beyaz taş üzerinde. Etraf alabildiğince sakin, hava oldukça dingin.

Bozkırın ortasında hiç örneği bulunmayan bir yontulmuş taş. Kim getirmiş, kim koymuştu, buraya nereden gelmişti. Anlattılar rivayetleri, söylentileri, üstündeki okunmayan yazıları özlü özlü sözlerle.
İlk akşamdan fark edemedikleri soğuk, yavaş yavaş, sinsi sinsi sararken vücutlarını, sıkıca yanaştılar vücut vücuda. Sinsi soğuğu bilen tedbirliler dış tarafa, gömlekliler tişörtlüler iç tarafa. Uzun zamandır birbirlerini görmeyen köylülerdi serpilen yaş aralığında. Kimisinin gençlik, kimisinin çocukluk anılarıydı birlikte yaşanılan, anılan. Bazen gülüyor, bazen hüzünleniyor, bazen üzülüyorlardı yaşadıklarına. Hasretle, özlemle yâd ettiler geçmiş yıllarını. Uzun zamandır görüşememişliğin hasretiyle erittiler içlerini. Harman ettiler, kaynattılar neşeyle, geçmişin yolculuğunda. Soğuk titretirken, ısıttı anılar, ısıttı canlarını. Sinmiş, silinmiş olanlar canlandı, yürekleri kıpır kıpır kıpırdadı.

Üzülürken genç gidenlere, başarılı olanlar sevindirdi, coşturdu içlerini. Kalkmak istemediler, ne kadar üşüseler de, titretse de gecenin berrak mavi ayazı. Çocukluk, ilk gençlik yıllarında böyle değildi ağustos geceleri. Harman gecelerinin yaşanmış anılarını anlattılar. Kimin kimi korkuttuğunu. Bu zamanda çalınan koyunları kurtların nasıl yediğini, gülüşerek dinlediler bir parça deri bir ayak, çoban oyununu. Çok mu gürültü çıkardılar, çok mu ses yaptılar?
Elinde her zaman bir şeylerle görünen Eşref ağabeyin kimliksiz silueti göründü önce. Elinde, kilim ipinden örme anahtarlığın ucunda bağlı ahır kapısı anahtarı. Geldi katıldı, daha da geçmiş anılarla sohbete. Konu ‘bilim’di, ‘fen’di, ‘tıp’tı ki anlattı.
Anam hastaydı, yatardı kalkmadan. Her yandan çareler aranıyordu, hoca, ebe, ocaklardan, taşlardan ama bir türlü iyileşmiyordu yatarak. Duymuş, dağın ardında bir hoca varmış, mıska yazarmış, çare olurmuş derin! Babam.
-Yarın git, anana bir tane yazdır da gel.
“On, on iki yaşında ya varım, ya yokum. Bilemem oraları, köyleri. Mümkün mü ki, gitmem demek. Ancak gidilecek yolu yok.
Sabah vakti zayıf, cılız boz bir eşekle yola çıktım. İkindiye ancak Kıyınardı, Gökkıyı, Şehir Yolu ile aştım tepeyi. Sarı sıcak. Eşek zaten kendini götüremiyor, ben çekiyorum yularından yürüsün diye. Akşam geç vakitte sorarak  vardım hocanın evine. Kara, isli çıradan görünmüyor, hiç bir şey seçilmiyor; ne var, ne yok. Babamın selamını söyledim, niye geldiğimi de.
Oturttu Hoca kendince okuyarak. Yazdı, karaladı bir şeyler verdi, ne yapılacağını da söyleyerek.
Orada kalmak istemediğimden belki, başka nedenlerle kal demelerine, yat sabah gidersin ikazlarına rağmen, ısrar ederek ayrıldım Hocanın evinden.
Yolun yarısını geldim gelmedim, öyle bir yağmur bastırdı ki, göz gözü görmüyor. Eşek bile yürüyemiyor. Rüzgârla birlikte çarpan yağmur taneleri iliklerime kadar ıslatıyor. Bir taraftan da saklıyorum Hocanın yazdıklarını, ıslanmasın diye. Nerede ise karnıma sokacağım.
Kendime kızıyorum bir taraftan, “niye kalmadım” diye, hayıflanarak. Geldiğim yerde bir karaltı gördüm. Bu bir mağaranın girişi idi, indim. Bir hoh diyorum, bir hoh da içeriden geliyor. Korktukça korkuyorum.
Giremedim. Islana ıslana, donarak soğuktan, yürümeye devam ettim.”

Biz bu yaşanmışlığı dinlerken yaz ortasında, köyümüzün havası da bizi üşüttü, bunca sıcaklığıyla anlatırken
Eşref ÇELİK.

İbrahim ÇÖL
18.10.2010