Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam14
Toplam Ziyaret523085
Köşektaş, Hacıbektaş

Vaktiyle Özgür Ansiklopedi Vikipedi`de köyümüze ait bir sayfa oluşturarak temel bazı bilgiler aktarmıştık. Vikipedi’deki kurallara bağlı kalarak oradaki bilgi ve belge zenginliğini artırma çalışmalarımız kesintisiz devam etmektedir. Yüksek düzeyde yabancı dil bilen, ilgi duyan, isteyen herkes, bizimle iletişime geçerek, köyümüze ait bu sayfanın hem başka dillere çevrilmesi, hem konu ve içerik zenginliğinin artırılması için elinden gelen katkıyı yapabilir.

kosektas.net, Köşektaş Köyü Bilgisunum Sayfası

Köşektaşlılar Brüksel'de bir düğünde buluştu

Geçen hafta, 31 Mart 2012 Cumartesi günü, Brüksel’de, Köşektaşlı Muhterem Fidan ile Bayram Fidan’ın kızı Nurdan’ın düğünündeydik. Avrupa‘nın dört bir yanından düğüne gelmiş Köşektaşlılarla sohbet ederken, Yusuf Şeref, salonun giriş kapısını işaret ederek, „Bakın, bakın kim geliyor! dedi. Hepimiz birden başımızı o yöne çevirdik, ancak şaşırmadık. Şaşırmadık, çünkü gelen Oğuz Akdemir’di ve orada bulunan herkes biliyordu ki, her kim, her ne zaman, Avrupa'nın her neresinde olursa olsun, Oğuz Akdemir‘le karşılaşabilirdi. 



Fırsat bulduğumuzda, özellikle de yemek ve takı esnasında, Oğuz Akdemir’le, Deniz Şahin’le, Adem Fidan’la, Bayram Fidan’la, Levent Fidan’la, Nihan Uçar’la, Şerif Şeref’le, Saadettin Şeref’le, Yusuf Şeref’le ve daha bir çok Köşektaşlı’yla hem bol bol konuştuk, sohbet ettik, hasret giderdik, hem de Köşektaş'a tepeden bakmanın, Köşektaş'ta yaşanmış olaylara, söylenmiş sözlere nanik yapmanın nadide keyfine vardık. Kimlerden ve nelerden bahsemedik ki. Köyde Nuri Çöl’ün, Ahmet Çavuş’un çeşitli türküler eşliğinde halay çekerek, Kelik Derviş‘in, Süllü‘nün, Şaadet’in allılar türküsü eşliğinde kartala giderek, Köşektaş düğünlerini ne denli şenlendirdiklerinden, renklendirdiklerinden tutun, evinin altına özene bezene ekmek fırını yapan ve özene bezene yaptığı bu ekmek fırınını bir tane ekmek bile pişirmeden geri yıkan Musa Yüksel’e varana dek, birçok insandan ve olaydan bahsettik.



Tüm bunları konuşurken, Oğuz Akdemir, aşağıya aktaracağımız şiiri kastederek, bir zaman yazıp kosektas.net'e gönderdiği bir şiiri olduğunu, o şiirin aslında Köşektaş'ta yaşanmış çoğu olayların tercümanı olduğunu, çok aradığını, ancak bulamadığını söyledi. Bunun üzerine biz, o şiirin kosektas.net arşivinde kayıtlı olduğunu söyledik. Bunu duyunca çok sevindi. Arşivi açmamızı ve o şiiri yeniden yayınlamamızı ısrarla rica etti. Biz de onu kırmadık, arşivi açtık, şiiri bulduk ve yayınladık. kosektas.net



Altında atı, belinde kama
Koruyanın kimdi senin Köşektaş
Bohçasında binbir yama
Sınıyanın kimdi senin Köşektaş

Anlatmaya gerek var mı Samcağı
Her hastalığın vardır elbet bir ocağı
Kimin kırılırsa kolu bacağı
Sınıyanın kimdi senin Köşektaş

Sırtında tüfek, yanında tazı
Bezirden çıkardı çıranın gazı
Nerede yazılmış karpuzdaki yazı
Okuyanın kimdi senin Köşetaş

Şalvar giyip, poşu bağladı
Sıçan yapığıyla körü bağladı
Yetişin komşular kör bizi dağladı
Çağıranın kimdi senin Köşektaş

Nerden geldi o koca kaya
Kış ortasında donanırdı saya
Unu yok, suyu yok, nerede maya
Fırıncın da kimdi senin Köşektaş

Biri kaldı ziyaretin başında
Bereket var toprağında, taşında
Boynuna ip atıp o genç yaşında
Ölenlerin kimdi senin Köşektaş

Çakardı her beygire mıhınan nalı
Mecali yoktu, gayet yorgundu hali
Üzerinde sap yüklü salı
Yakanın kimdi senin Köşektaş

Kim ederdi uçakla davı
İlaç, em olurdu yılanın kavı
Demire verirdi ateşle tavı
Dövenin kimdi senin Köşektaş

Gözü açık değilsin öyleyse pişir
Çoğu işler aşikar, çoğu da sır
Ahırda inegi koymayan kısır
Çobanın kimdi senin Köşektaş

Cenger tutmuş bakırın da kalayı
Düğünlerinde türlü türlü halayı
Atmış yaşından sonra taze balayı
Yapanın kimdi senin Köşektaş

Her sene gider dayımız haca
Hanesi viran olmuş, tütmüyor baca
Okeyin başından kalkmıyor Koca
Omarça'n kimdi senin Köşektaş

Tırpan ile biçilirdi goo hıyar
Velav’ın elinde kırık bir livar
Dayama sırtını uçuyor duvar
Ustaların kimdi senin Köşektaş

Haksızım ama bana muttasıl
Bambili yemiş bitmez ki mahsul
Oğlu kızı hepsi görmüş tahsil
Eğitmenin kimdi senin Köşektaş

Misafire serilir döşek
Devenin yavrusu imiş köşek
Zıllıdıysa gelsin gene bölüşek
Bölüşenin kimdi senin Köşektaş

İşte İnternet, işte site
Ne akrabalık ne de dostluk bite
Evladından çok değeri ite
Verenin kimdi senin Köşektaş

Mis gibi kokar sebit ile çöreği
Gurbetçi‘nin yufka olur yüreği
Kavga büyüdü getir şu küreği
Döğüşenin kimdi senin Köşektaş

Bağlarda goruk ile üzüm
Sarı mankenini sarsana Guzum
Tarla mı, kesek mi, meses mi uzun
Kaçamayanın kimdi senin Köşektaş

Astabı serdin miydi dalvara
Uçkur bağla bacağındaki şavlara
Ya yırtılacak, ya yıkılacak duvara
Dayananın kimdi senin Köşektaş

Bahçesinde gül karanfil ekili
Kazamızda kaymakamın vekili
Jöle ile taralıdır kekili
Ağan kimdi senin Köşektaş

Gittikçe inceliyor tarlanın kelisi
Köyü terk eyledi Ali ile Veli´si
Seçildi mi bu senenin delisi
Seçenin kimdi senin Köşektaş

Dökümdendir çeşmesinin oluğu
Yokuş çıkmaya yetmez ki soluğu
Bu nasıl kuş diye koca culuğu
Okşayanın kimdi senin Köşektaş

Karayusuflu´nun köpeği yavuz
Memmet Emmi şairlere kılavuz
Kıraçın başında kocaman havuz
Yaptıranın kimdi senin Köşektaş

Çok yazılacak var oluyor dize
Hatıradır benden bu size
Gerek var mı daha fazla söze
Derleyenin kimdi senin Köşektaş

Dört bucağı gezdi on tekerin üstünde
Guzum derdi cümle dosta peltekçe
Acem Diyarı‘nda halat – ı menzile
Salanın kimdi senin Köşektaş

Çok zaman geçirdi Konya ilinde
Anca toparladı göçü Belsin‘de
Zor eğirdiği kamyonu bir kirli yüne
Değişenin kimdi senin Köşektaş

Oğuz Akdemir


Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
868 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Özer Akdemir
U R G A N

Yokluktan, yoksulluktan
canına kıyan babalara!..

Başına ne geldiyse bu altında uzanıp hülyalara daldığı eğri kavak ağacı yüzünden geldi. Yaşıtıydı, sırdaşıydı, arkadaşıydı. Ona kıyamadı! Ölümü onun dibinde karşıladı. Attı urganı budağına, aldı canını gözünü kırpmadan!..

Bahar yelinin uçsuz bucaksız bozkırda boyvermiş çiğdemleri okşayarak son karları da erittiği gün, sanki gök boşalmış gibi yağmur yağıyordu. Yalnız Atlar Ülkesini aşıp, tepenin yamacından kıvrılarak köyün tam ortasından geçen dere coştukça coşmuştu.

“Kırk yıl önce böyle bir sel geldiydi” dedi, dişsiz ağzında cümleleri yuvarlayan Kelik Derviş. Önlerinde boz bulanık akan seli tepenin yamacındaki çeşmenin başından seyreden bir grup köylünün arasındaydı. Selin gürleyişi, sanki yeryüzünü dövmek, hıncını almak ister gibi hışımla yağan yağmurun sesini bile duyulmaz etmişti ki Kelik Dervişin sözlerini de sanırım benim dışımda duyan olmadı.

Başlarına geçirdikleri ceketler, naylon poşetler, şemsiyelerle yağmurdan korunmaya çalışan köylülerin içindeydim ben de. Sele baktıkça başım dönüyor, başım döndükçe bakmak istiyordum. Sarıdan, mora, kırmızıdan toprak rengine bürünen suların kocaman bir ağaç gövdesini, ölü bir tilki leşini, her türlü ağaçtan binlerce yaprak ve dalı önünde sürükleyişini izlemeye doyamıyordum.

Az ötemizde yüzünü iki elinin arasına alıp görüntüye dalmış gitmiş ozanı neden sonra fark ettim. Sudan çıkmış sıçan gibi ıslanmıştı ama o bunun farkında bile değildi. Anladım ki yine başka bir alemdeydi. Asıl adını kendisi bile unutmuştu. Yıllardır ‘Ozan’dı o bizim köylü için. Yanına gidip çömeldim, şemsiyemi başının üzerinde tutarak yağmuru kestim; “Hayırdır Ozan, daldın gittin sellere” dedim. Uykuda uyanır gibi yüzüme baktı. Saçlarından yağmur suları süzülüyor, bıyıklarının, kirpiklerinin ucundan damla damla akıyordu.

Gülümsedi, bakışlarını yere indirdi. Yağmurun, selin sesine karışan bir mısra döküldü dudaklarından;

“Taşkın sular gibi akıp çağlarım
Didarı görüben gönül eğlerim
Dünyaya geleli her dem ağlarım
Çeşmim karışmadık seller mi kaldı”

Daha dün, çok uzakta, Kırşehir’den de ötede şimşeklerin parıltısının yanıp söndüğü bir gece vakti, yağmurdan önce gelen serinliğiyle ürperdiğimiz eski bağlardaki bir pağın kerpiç duvarına yaslanıp demlenirken de Karacaoğlan’ın bu türküsünü söylemişti, Elimi omzuna koyup, gözlerine baktım. Bir kez daha gördüğüm bakışlar yüreğimi dağladı. Öylesine acı dolu, öylesine dünyadan geçmiş, herşeye boşvermiş bir bakıştı ki!

Gözlerimi kaçırıp kalktım yanından. O da kalktı. Ben, yağmurun oluşturduğu, sele kavuşmak için olanca aceleciliğiyle akan ince dereciklere basmamaya çalışarak toprak yoldan sağa kıvrılırken, o sularına batıp çıktığı yağmura aldırmadan elmalık tarafına yürüdü, gitti. Bu onu son görüşüm oldu.

Selden iki gün sonra o incecik bedenini mezarına koyarken hep bu türkü döndü dolandı içimde. Ondan duyduğum son türküde kendi ölümünü anlattığını nereden bilirdim ki!

Herkes bir şey söyledi, her kafadan ayrı bir öykü çıktı, söylentiler aldı başını gitti günlerce köyde. Kimse, ozanın neden sahip olduğu tek toprak parçasında, eğri bir kavak dalına urgan atıp canına kıydığının gerçek nedenini anlamadı.

Bağı bahçesi, bostanı hep ortakçılıktı, doğuştan garibandı. Çalışır didinir, ürünün yarısını mal sahibine, emmisi, dayısı, bibisi olan akrabalarına verirdi. Hiç şikayetlendiğini duymadım ben bundan. “Aç açıkta değiliz. Tarla bizim olsa ne olur olmasa ne?” der güler geçerdi. O  zamanlar gençti daha, dünya toz pembeydi gözünde, gönlünde. Kısacık sürdü bu “yoksuluz ama keyfimiz paşada yok” günleri...

Eşini ikinci oğlunu doğururken kaybettikten sonra hiç kendinde gezmedi. Bir gün bile onu gözlerinde mutluluk ışığı ile yakalamadım o günden bu yana. Kendinden, köyden, köylüden, her şeyden uzak bir zamana takılıp kaldı yıllar yılı. Konuşması, yemek yemesi, yürümesi hep bir esriklik içindeydi. Sadece düğün dernek gezip türkü söylediği ya da şarap testisinin başına çömelip bardaklarca içtiği günlerde yüzü birazcık da olsun rahatlardı. Son gününe kadar da bu böyle oldu.

Ölümünün üzerinden on beş gün geçtikten sonra büyük oğlunu ortakçılık yaptıkları tarlada çalışırken gördüm. Acının da bir miadı vardı. Giden gitmiş yaşamak ağrısı hala kalanların omuzlarındaydı.

Daha 15-16 yaşlarında, bıyıkları terlememiş fidan gibi bir gençti. Yanına gittim, biraz laflamak daha çok da ona yardımcı olmak istedim. Domates fidesi dikiyordu toprağa. Küçük küçük çukurlar açıp çamurlu toprağın bağrını araladım, fideleri dikmesi için.

Çalışırken bir yandan da köyün öbür ucundaki mezarlıkta toprağın bağrında uyuyan babasını anlatıyordu. Ozanla aramızdaki muhabbeti iyi bilecek kadar yaş almıştı o da; “Babamın bu dünyada tek huzur bulduğu yer o kavaklıktı emmi” dedi. Akrabalık yoktu Ozanla aramızda ama çocukları emmi bellemişti beni.  Sesi çocukluğunun artık ebediyen bittiğini bilenlerin olgunluğundaydı.

İkimizde oturduk toprağın üzerine. O anlatmaya devam etti; “Annemle gençliklerinde eğri dalın altında buluşurlarmış hep. O yüzden yıllarca tüm kavak tüccarlarına hayır dedi, satmadı kimseye. Kardeşimin, spor ayakkabısı olmadığı için beden eğitimine giremediğini öğrendiğinde çok üzüldü. Bir hafta içinde sadece eğri dalı ayırarak bütün kavakları sattı. Tüccar da vazgeçmesinden korkmuş olacak ki hemencik eğri kavak dışındaki tüm ağaçları kesti.  Babam, o gün bıçkı seslerini duymamak için köyden çıktı, ilçeye gitti. Akşam karanlık çökerken geldiğinde elinde iki çift spor ayakkabısı, giysiler, tadını çoktan unuttuğumuz yiyecekler vardı. Çok güzeldi yemek o akşam. Annem öldüğünden bu yana evde eline almadığı bağlamanın başına geçip türküler yaktı. Annemin en sevdiği “Tatlı dillim, güler yüzlüm ey ceylan gözlüm / Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen” türküsünü defalarca, gözlerinden yaşlar boşanarak söyledi. Şaşırmış, ama babam sanki yaşama yeniden dönmüş gibi de sevinmiştim. Bu onun son gecesiymiş!”

Hiç bir şey söylemedim. Hayatının baharındaki delikanlının babasına veda sözlerini dinledim;

“şimdi anlıyorum ki, kavak ağaçlarının kesildiği gün babam da dünyayla bağını kesti. Annemle ilk buluştukları eğri kavağı işte bu yüzden satmadı, boynuna ipi orada geçireceğini biliyordu”

Göğsümü tıkayan kederi bastırıp yanından ayrılırken ozandan son dinlediğim türküyü mırıldanıyordum;

“Alları çıkarıp karalar geyip
Sen varıp ellerin sözüne uyup
Bir gün ben kendime kıyarım deyip
Urgan atmadığım dallar mı kaldı”

Özer AKDEMİR
EVRENSEL