Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam46
Toplam Ziyaret525607
Şiir Tanıtım Köşesi


Kara Çizgiler
"Doğada ilk kirlenmedir
ülkelere bölünmesi yeryüzünün"

Türk Şiiri'nin Devi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, az sözle çok şey anlatan, hiçbir söylemiyormuş gibi görünüp gerçekleri göze sokan bu şiirini siz ziyaretçilerimize sunmaktan kıvanç duyarız!

kosektas.net

Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Her şey birbirine benzemektedir.
Burda, Hindistan'da, Afrika'da,
Buğdaya karşı sevgi aynı,
Ölüm önünde düşünce bir.

Nece konuşursa konuşsun,
Anlaşılır gözlerinden dediği.
Nece konuşursa konuşsun,
Benim duyduğum rüzgarlardır,
Dinlediği.

Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Bölmüş saadetimizi çizgisi yurtların;
Biz insanlar ayrı ayrı kalmışız,
Gökte kuşların kardeşliği,
Yerde kurtların.

Fazıl Hüsnü Dağlarca
Pfalz`da, En Yukarıda!

Günlerden 14 Mayıs 2011 Cumartesi. Pırıl pırıl ve masmavi bir gökyüzü. Her şeyiyle  çok iyi tertip edilmiş bir tur. Manzara kelimelerle tarif edilemeyecek bir muhteşemlikte. İnsan etraftaki güzelliği seyredeyim derken, yüyüyüş istikamatini gösteren işaretleri takip edemiyor. Yürüme müptelası birisi için kolay ele geçmez bir fırsat. Parkur 42 km uzunluğunda ve oldukça sert. İdmanlı olmayan birisinin bu parkuru yürümesi imkansız. Aslında genç ve kondisyonlu insanların yürüyebileceği bir parkur ama yetmişini aşmış insan sayısı da oldukça fazla.

Yürüyüş için her şey iyi tertip edilmiş. Parkur ve takip edilecek işaretleri gösteren tanıtımlıklar, kılavuzlar, bölge haritası, acil durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğini yazan bir kitapcık ve her gezginin parkuru kaçamak yapmadan yürüdüğünü kanıtlayacak, önceden belirlenmiş noktalarda mühürlenecek olan bir belge, hepsi hazır. Yürüyüş Donnersberg yakınlarındaki küçük ve şirin bir yerleşim bölgesi olan Steinbach’ın muhtarlık binasının önünden, sabah saat 08:00’de, başlıyor.

Steinbach’ı terk eder etmez, Hahnweiler adlı küçük bir orman köyüne doğru yol alıyoruz. Hahnweiler’i geçer geçmez sığ bir ormana giriyor ve hemen ardından da Donnersberg’e tırmanışa başlıyoruz. Donnersberg, 687 metre yüksekliğinde, çam ağaçlarıyla kaplı bir dağ ve Pfalz bölgesinin en yüksek noktası. Buradaki tırmanış parkuru o denli dik ve o denli sert ki, tırmanırken insanın iflahı kesiliyor.

Tüm yüzeyi çamla kaplı Donnersberg (Donners Dağı)

Altı kişiden oluşan küçük sayılacak bir grupla birlikte yürüyorum. Tempo oldukça yüksek. Aynı grupta yürüyen tercübeli bir arkadaş, o anki tempomuzun 7 km/h olduğunu söylüyor. Bu yürüyüşü, bu tempo ve bu grupla bitirmem imkansız, bunu çok iyi biliyorum, ancak bu parkuru ilk kez yürüdüğüm ve bölgeyi tam olarak bilmediğim için çok çaba sarfediyor, gruptan kopmamaya çalışıyorum. Yürüyüş belgemizi mühürletmek ve soğuk su içmek için Kupferberg adlı barınağa saat 09:40 sularında ulaşıyoruz.

Kupferberghütte (Kupferberg Barınağı)
 
Barınak çok yüksek bir tepebaşında ve önü tamamen açık. En altta Imsbach adlı, Ortaçağ yıllarında Donnersberg’deki bir bakır ocağında karın doyasıya çalıştırılan kölelerin konaklatıldığı söylenen, küçük bir köy. Karşıda ise o uçsuz bucaksız, kızıl ve sarp kayalıklar, asırlık ağaçlarla kaplı Pfaelzer Wald (Pfalz Ormanı) gözükmekte.

Kupferberg barınağından Pfaelzerwald’ın görünümü

Zaten Donnerberg ile Pfalz ormanı birbirlerine çok yakınlar. Aralarından sadece bir otoyol geçiyor. Birbirine çok yakın bu iki bölgenin göze batan iki ayrı özelliği, Donnersberg tarafındaki toprağın rengi beyazken, Pfalz ormanının bulunduğu bölgenin toprağının rengi kızıl.
 
Pfaelzerwald (Pfalz Ormanı) ile Donnersberg’i birbirinden ayıran otoyol.
 
İnsanın orada beş on dakika oturup, buz gibi bir bira eşliğinde, o muhteşem  manzarayı seyredesi geliyor, ancak rehberimiz buna müsade etmiyor ve çaresiz yola koyuluyoruz. İstikamet Dicke Eiche (Kalın Çam Ağacı). Dicke Eiche, Donnersberg’deki tüm yürüyüş parkurlarının kesiştiği bir noktada bulunmakta ve hemen hemen tüm yürüyüşçüler tarafından bilinmekte. Bize verilen kılavuzda, kalın çam ağacını geçtikten sonra yürüyüş parkurunu gösteren işaretin değişeceği ve dikkatli olunması gerektiği yazmakta.
 
Dicke Eiche‘i geçer geçmez gruptan kopmalar başlıyor. Altı kişilik grup bir anda üç kişilik bir gruba dönüşüyor. Parkur sertleştikçe, rampalar sıklaştıkça, yürüyüş tempomu daha da düşürüyorum ve bu yüzden, kimi zaman oluyor, birlikte yürüdüğüm arkadaşlarla aramdaki mesafe yirmi otuz metre açılıyor. Rampa biter bitmez ise, büyük bir enerji sarfediyor, aradaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorum.
 
Bu ilk tırmanışın bitiminde geniş bir düzlüğe ulaşıyor ve Falkensteiner Hof adlı bir rasathaneye doğru yola koyuluyoruz. Falkensteiner Hof’u daha önce katıldığım yürüyüşlerden biliyorum. Falkensteiner Hof’a mutlaka uğramamız ve yürüyüş belgemizi mühürletmemiz gerekiyor. Hiçbir işaretin bulunmadığı bir yolda yaptığımız uzun bir yürüyüş esnasında, yolu kaybedip kaybetmediğimiz hususunda kuşkuya kapılıyoruz. Ancak kısa bir zaman sonra rasathaneye ulaşıyoruz. Yürüyüş kartımızı mühürletiyor ve hiç durmadan yeniden yola koyuluyoruz. Bu defa istikamet Blockhütte Marienthal.  Blockhütte, barınağın adı, Marienthal ise küçük bir orman köyü. Köye yaklaştıkça orman seyrekleşiyor. Barınak parkurun bir hayli dışında ve köye karşı yamaçta. Ancak mutlaka uğramamız ve yürüyüş belgemizi mühürletmemiz gerekiyor. 
 
Marienthal barınağına varıp yürüyüş belgemizi mühürlettikten sonra, boşalmış su şişelerimizi dolduruyoruz. Her ne kadar ağırlık oluştursalar da, yanımızda yeterince su bulundurmaya özen gösteriyoruz. Zaten yürüyüş boyunca, su içme dışında, başka hiçbir ihtiyaç duymuyor insan.

Marienthalhütte (Marienthal Barınağı)

Marienthal barınağını terkettikten ve kısa bir yolculuktan sonra yine tımanışa geçiyoruz. Bu kez istikamet Keltenhütte (Kelten Barınağı), yani Donnersberg’in zirvesi.  Zirveye ulaşmak için çok dik ve sert bir rampa çıkmamız gerekiyor. Kelten barınağı, Donnersberg‘in en tepesinde, bölgedeki en büyük ve en namlı barınak. Vaktiyle yöre halkı, Donnersberg ve çevresine, belirli mesafelerde barınaklar yapmışlar. Daha sonra ise bu barınakları rasathaneye, yemekhaneye veya birahaneye dönüştürülerek, bölgede çok önemli birer mekan haline getirmişler. Bu barınaklar, hem mola için, hem de acil durumlar için bölgenin olmazsa olmazları adeta. Tüm barınaklar, güvenlik, sağlık ve itfaiye ekipleri ile donatılmışlar. Ekiplerin hepsi de her an alarm halindeler.  

Oldukça uzun ve zahmetli bir yürüyüş sonrası büyük bir düzlüğe ulaşıyoruz. Oradaki bir levhada „Der höchste Punkt der Pfalz“ (Pfalz’ın en yüksek noktası) yazıyor. Tepenin tam ortasında büyük bir kaya tortusu bulunmakta. Bu tortunun tepesine çıktığınızda ise takriben 4x3 m çapında bir boşlukla karşılaşıyorsunuz. İşte bu tepebaşına Königstuhl (Kral Sandalyesi) adı verilmiş. Bu tepebaşından tüm çevreyi rahatlıkla görebiliyorsunuz.  Zirve burası. Zirvede biraz kaldıktan ve çevreyi seyrettikten sonra yine yola koyuluyoruz.

Königstuhl (Kral Sandelyesi) – Pfalz’ın en yüksek noktası.

Kısa ve zahmetsiz bir yürüyüşten sonra, öğle vaktine doğru, o namlı Kelten barınağına varıyoruz. Barınağın çok büyük bir terası var ve teras tıklım tıklım insan dolu. Belli ki yöre insanı öğle yemeği için gelmiş. Orada çok fazla kalmıyor, yürüyüş belgemizi mühürletiyor, hemen yola koyuluyoruz. Vardığımız her barınak sonrası parkur işaretleri değiştiğinden, büyük bir dikkat sarfediyor ve parkur dışına çıkmamaya özen gösteriyoruz. Aksi durumda, kılavuzda belirtilen barınaklara varamayacağımız ve yürüyüş belgemizi mühürletemeyeceğimiz için, parkuru tam olarak yürüdüğümüzü kanıtlayamayacağız. Parkuru tam olarak yürüdüğümüzü kanıtlayamadığımızda ise zertifika alamayacağız.

Keltenhütte (Kelten Barınağı) Donnersberg

Kelten barınağını terkedip, Hirtenfels ve Moltkefels adlı taşlık ve kayalık bir bölgeye doğru yola koyuluyoruz. Bir saatlik bir yolculuktan sonra, önü tamamen açık bir tepebaşına varıyor ve orada beş dakika kalarak, hem çevreyi seyrediyor, hem fotograf çekiyoruz. Bize verilen kılavuzda, bu tepebaşından sonra uzun, dik ve tehlikeli bir iniş sonrası, Pfaelzer Höhenweg adlı bir yol üzerinden, Wildensteiner Tal’a ve oradan da yürüyüşün başladığı yerleşim bölgesi Steinbach istikametine doğru yüzümemiz gerektiği yazmakta.

Vakit kaybetmeden inişe geçiyoruz. Yol çok dar ve sağ taraf tamamen uçurum. İnsanın ayağı kaysa, kurtulması çok zor. Bu tür inişler, kimi çıkışlardan çok daha zor oluyor. Bu nedenle çok düşük bir tempoyla iniyor ve azami oranda dikkat sarfediyoruz. Tepenin hemen altında, iniş yönümüzün solunda, Donnersberg‘in güney yamacında kurulu, Dannenfels adlı bir kur bölgesi gözüküyor. Yolun sonu asfalt. Dannenfels solda kalıyor. Biz sağ tarafa, Steinbach istikametine doğru yürüyoruz. Yol boyunca sağlı sollu çok sayıda kestane ağacı var. Bu sebepten dolayı olacak o bölgeye „kestane alanı“ anlamına gelen Kastanien Hof adını vermişler.

Kastanien Hof’u çıktıktan hemen sonra, geniş ve bakımlı bir yürüyüş kordonu olan, sığ bir orman başlıyor. O bölgeyi çok iyi bilen arkadaşlardan bir tanesi, Donnersberg ve çevresinin bakımını, düzenlemesini Pfaelzerwald Verein adlı bir derneğin yaptığını, derneğin bundan başka bölgede yaşayan yaşlı, yalnız ve yoksul insanların bakımını da üstlendiğini söylüyor.

Ormanın hemen çıkışında sağ taraf Winweiler, sol taraf ise Steinbach. Biz sola, Steinbach istikametine doğru yürüyoruz. Steinbach’ı geçip, Standenbühl’deki eski süt damına  varacağız, orada yürüyüş belgemizi bir kez daha mühürletip, Pfaelzerwald ile Donnersberg’i birbirinden ayıran otoban üzerinden, Gölheim adlı bir köye geçeceğiz.

Börrstadt

Steinbach

 

 

Standenbühl’e vardığımızda ormanı terkedeli bir saatten fazla olmuştu. Hava çok sıcaktı ve bu yüzden çok fazla su tüketmiştik. Yol üzerinde bulunan bir marketten su tedariki yaptık, yürüyüş belgemizi mühürlettik ve yine yola koyulduk. Biraz ileride sağlık ekipleri ile karşılaştık. Bizi durdurup, hedefe 8 km kaldığını, herhangi bir sorunumuz olup olmadığını, yürüyüşe devam edip etmeyeceğimizi sordular. Hepimiz de, herhangi bir sorunumuz olmadığını ve yürüyüşe devam etmek istediğimizi söyledik. O halde geriye dönmemizi ve arkamızdaki manzarayı seyretmemizi söylediler. Geri dönüp baktığımızda, birkaç saat önce tepesinde olduğumuz yeşil Donnersberg vardı. Bu gerçekten güzel bir sürprizdi, çünkü yürüme telaşından arkamıza dönüp bakmak aklımıza bile gelmiyordu.

Bir saatlik bir yürüyüşten sonra Gölheim’a vardık. Gölheim Pfaelzerwald (Pfalz Ormanı) içinde küçük ve şirin bir orman köyü. Burada yürüyüş belgemizi son kez mühürletip yola koyulduk. Orman içinden geçen oldukça düz ve düzgün bir yolda yürüdükten sonra Börrstadt adlı bir yerleşim bölgesine, oradan da Steinbacher Hütte (Steinbach Barınağı) adlı barınağa vardık. Son hedef burası idi. Yürüyüş belgemizi gösterip zertifikalarımızı aldık.

Yürüyüş Belgesi

Sertifika

 

 

Çok acıkmıştık. Almanların Leberknödel adlı leziz yemeğini, o yöreye ait Bischoff Pils adlı bira eşilğinde yedik ve güzel bir gün geçirmiş olmanın keyfi ile eve döndük.

Almanların meşhur Leberknödel (Ciğer Köftesi) yemeği

Yörede mayalanan Bischoff markalı bira


Lütfullah Çetin, 15 Mayıs 2011

Bilgi - Fotografların bir kısmı Donnersbergverein e.V adında bir derneğin İnternet sayfasından temin edilmiştir!



Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
370 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Sanat ve Zevk

Çetin ALTAN

Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

Yakındoğu toplumlarının geçmişlerinde resim, yontu, tekke dışı müzik ve kadınların ortak yaşama karışmaları yasaklı olmasaydı, acaba bu toplumların bugünkü düzeyleri ne olurdu?

Sayısız müze, görkemli tiyatro yapıları, mermer anıtlar, müzikli lokaller, geniş bahçeler, düzenli konutlarla yüzyıllar içinde katmerlenmiş zengin bir sanat kültürünün toplumsal zevke yansıyan birikimi, şimdikinden çok değişik bir görüntü yaratırdı.

Bu toplumlar için sanatın en önemli sorun olduğuna hâlâ daha inanmak istemeyenler, sanatta yeterince gelişememişliğin şimdiye dek nelere mal olduğunu sezememiş olanlardır.

Doğru dürüst bir zevk birikiminden yoksunluk, toplumsal yaşamı hoyrat bir düzensizlik içinde yaşayan çapaçulluğun kasırgasıyla yamru yumru etmiştir.
Bu çirkinliğin nedenini sadece fakirliğe bağlamak doğru değildir.
Şayet toplumun özü, yüzlerce yılın resmi, yontusu, müziği, tiyatrosu ve romanıyla yoğrulmuş olsaydı, tek odalı konutların bile içinde bir su bardağına konmuş üç beş kır çiçeği bulunurdu.

Toplumsal zevk birikimi, bir anlamda, “boşluğu” yaşama en uygun biçimde kullanabilmek demektir.
Çanta, dolap, ev yerleştirmekten başlar, kent yerleşimine kadar uzanıp gider bu birikim.
Boşluğu böylesine kullanma, yüzyıllar içinde yüz binlerce ressam, yontucu, müzisyen, yazar, düşünür, bilimci, mimar yetiştirmiş olabilmekle olur ancak…

“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
Şayet Yakındoğu toplumlarında, sanat dalları kısıtlı olmasaydı, bugün okullardan resmi dairelere kadar her yerde, toplumun yetiştirmiş olduğu ressamların yapıtları, genç kuşaklara sanatın büyüsünü anlatacaktı.

İki yüzyıllık tiyatrolarda dört yüzyıllık klasikler oynanacaktı.
Herkes ana dilini çok daha zengin ve kıvrak kullanacaktı.

Sanatta toplumca kösteklenmiş olmak, toplumsal övüncü getirip sadece cengâverliğe düğümlenmiştir.
Fatih’le övünmek elbette güzeldir. Ama gönül isterdi ki Bellini ile de övünebilelim. Bizim de bir Leonardo’muz, bizim de bir Michelangelo’muz olsun…
Olabilirdi de…

Bunu vaktiyle ne engellemişse, hâlâ daha o koşullanmaları tam aşabilmiş değiliz… Sanatın ve sanatçıların toplumun can suyunu oluşturduğuna da bundan ötürü bir türlü tam inanamıyoruz…
Sofrada, su bardağı içinde bile olsa, bir demet kır çiçeğiyle duvarda iki iç açıcı peyzaja gerek duymadan yaşamaya alışmışlığın sonuçlarıdır bunlar…

Para fakirliği hepimizin yanıp yakıldığı konudur.
Zevk fakirliğinden yakınmak ise, kimsenin aklının ucuna bile gelmiyor.