Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam129
Toplam Ziyaret517882
Gazetenin Yararları

Senelerce seni ne hâlden
ne hâle soktuk.

Sineklik yaptık vurduk, perde yaptık gerdik. Açtık masaya serdik, katladık masa ayağının altına koyduk. Origami ile şapka ve oyuncak yaptık. Manav, balıkçı, pazarcı için kese kâğıdına, yemişçi için külaha döndürdük. Kasaba, bakkala manşetli, bulmacalı ambalaj kâğıdı yaptık. Yelpazenle serinledik, hurdanı sattık sebeplendik. Maçlarda minderimiz, kazalarda kefenimiz oldun. Raflarımız seninle kaplandı, taşınırken bardaklarımız sayende kırılmadı. Boya badanada kirden yerleri, mısır kestane yerken de sıcaktan ellerimizi korudun. Yasaklı kitapları da seninle kapladık. Uçaklar, uçurtmalar yaptık uçurduk, patronlar yaptık kumaş biçtik. Top oldun oynadık, ayakkabımız delinince pençe yaptık. Donmuş mazot tanklarımızı seninle açtık. Ayakkabılarımız formunu seninle korudu. İnşaatlarımızın, marangozhanelerimizin, tamirhanelerimizin vazgeçilmez malzemesiydin. Pilavımız seninle güzel demlendi. Yıkanan sebzelerin suyunu, kızartmaların yağını sen aldın. Güvertede, taraçada uçuştuğun, otobüste katlanmadığın için sana kızdık. Camlarımızı tertemiz yaptın, telefon numaralarını, notlarımızı tuttun. Kuponlarınla evlerimizi döşedin, vitrinlerimiz çanak çömlek, ansiklopedi ve kitap doldu. Sayende müzik setlerimiz, televizyonlarımız, kap kaçaklarımız oldu(!) Sobamız, mangalımız, şöminemiz senin aşkınla tutuştu. Sırtımıza VICKS sürülünce üstüne örttük, iyileştik. Baca deliklerini seninle kapadık, kedimizin, kuşumuzun pisliğinden seninle arındık.

Seni yeterince okumamış olmaktan da: - Aman canım okunacak ne var ki(!) dedik, kurtulduk. Velhasıl, okumak için daha az söylesek de her iş için: - Versene ordan bi gaste! dedik. Adını bile doğru söyleyemedik. Bak! Ne hâle geldik.

Kapatıldın açıldın, alındın satıldın. Okunman bazen suç oldu yasaklandın ama zaten pek okunmadın. Seni okumadığımıza kızmadın umarım.

Hoş, seninle bu kadar işimiz varken nasıl okuyabilirdik ki?



Öncel İPEKÇİ, Metin Yazarı,

6 Eylül 2012

BÂLÂ NİŞANİ MESNED-İ TACDAR



Körinanç, en basit anlamıyla, “akıl ve bilim düşmanlığıdır.” Özellikle dinsel anlamda aşırı (tutkusal) bağlılıktır. Başka görüş ve düşünceye, özellikle de deneysel bilime gelişip, serpilme ve güçlenme hakkı tanımaz. Kendi inancı dışındaki hemen her şeyi yok etmeye çalışır. Engizisyon Mahkemeleri, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş ve Malatya katliamları, onlarca seçkin bilim insanımızın, araştırmacı - gazeteci ve yazarımızın katledilişi başlı başına birer körinanç olayıdır.

MUSA KÂZIM YALIM

09 Haziran 2016, Çarşamba

Bâlâ nişani mesned-i tacdar

Kıymetli dayıoğlum Salim, benimle ilgili düşünceleriniz beni gerçekten çok onurlandırdı. Akıl ve bilimi, kılavuz yapmış, diyalektik materyalist felsefeye dayalı “bilimsel dünya görüşünün” izinden yürüyen sizin gibi gençlerin takdirini kazanmak insana yeniden güç kazandırıyor. Sizin gibi gençlerden ilgi gördükçe, yaşamı daha çok sevmeye başlıyor insan.

Dünyada tüm insanlığa yararlı bir birey olmak, akıl ve bilime bağlı olmaya bağlıdır. İnsanlığın bilimsel çağdaş dünya doğrultusunda gelişip güçlenmesi, akıl ve bilim düşmanlığı denilen körinanç anlayışını yenmeye bağlıdır.

Eğer biz toplum olarak, deneysel bilim ve güzel sanatlara dayalı bir toplum olmak istiyorsak, akıl ve bilim yoluna dönerek, ArapOsmanlı birlikteliğini oluşturan, akıl ve bilim düşmanlığı denilen körinanca yönelik kültür ve uygarlıktan ayrılarak, kendi ulusal kültürümüzü oluşturmak zorundayız. Sonuç olarak şu gerçeği vurgulamak istiyorum:

Türkiyemizi, “bilimsel dünya görüşüne” yönlendirmek ve Rönesans hareketinin çağdaş kazanımlarına ulaştırmak, sizin gibi aklın ve bilimin gücüne inanmış, her görüş ve düşünceyi bilimsel ölçütlere göre değerlendiren gençlerin görevidir. Ülkemiz, sizin gibi gençlerin elinde yükselecektir.

Kıymetli dayıoğlum, ben sizin hafızanıza ve zekanıza hayran kaldım. Yaklaşık 40 – 45 yıllık bir anıyı unutmamış olmanız, beni hayrete düşürdü. Sizi kutlarım!

Bâlâ nişani  mesne-i tacdar.” Bu dizenin, Osmanlılar zamanında Padişah, Sadrazam veya Şeyhülİslâmı övmek için söylenmiş olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda sevgililer için de söylenmiş olabilir. Örneğin:

Rütbe-i balâ: Vezirlikten önceki rütbe.

“Kim yetiştirdi bugüne servden bala seni.”

Şair Nedim’in bu övgü dizesi, Vezirliğe yükselmiş birisi için söylenmiş.

Serv: Servigililerden olan ve Akdeniz Bölgesi’nde çok fazlaca yetişen, yapraklarını dökmeyen ince, uzun bir ağaç.

Bâlâ: Yüksek, yukarı, yüce.

Nişani: İşaret etme, belirtme.

Mesned-i: Üzerine dayanılan dayanak, önemli bir görevlinin çalıştığı yer ve mevkii.

Tacdar: Taç giyen Padişah veya Hükümdar.

Osmanlı döneminde kullanılan dil  ve felsefe, Osmanlıları yüceltecek, yeni bir kültür, yeni bir uygarlık yaratacak nitelikte olmadığı için ve aynı zamanda Arap – Osmanlı birlikteliğinde sürekli akıl ve bilim düşmanlığı güdüldüğü içindir ki; Anadolu’nun karayağız delikanlılarının kanı pahasına elde edilmiş yerler, 1699 Karlofça Antlaşması’ndan başlamak üzere, birer birer kaybedilmeye başlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun varlığını kaybetmesi, Arap – Osmanlı birlikteliğini oluşturan akıl ve bilim düşmanlığına dayanmaktadır. Araplar ve Osmanlılar, Orta Çağ karanlığının içinde körinanca kapanıp kalmışlardır.

Dayıoğlu, sizinle ve diğer genç arkadaşlarla olan sohbetlerimiz sırasında, “Osmanlıca’yla, yani ne olduğu belirsiz sözcüklerden oluşmuş bir dil yapısıyla, Türk toplumunun kalkınma olanağı yoktur!” ve benzeri konuları içeren tartışmalarmımız olmuştur. Osmanlıca, Türk toplumunun kendi yarattığı bir dil değildir. Onun için de Osmanlıca’nın, düşünce ve felsefe üretme yeti ve kapasitesi yoktur.

Yıllar önce, “bâlâ nişani mesned-i  tacdar” sözcükleriyle, kimi örnekler vererek, Osmanlıca’nın, bizim toplumumuzu, “bilimsel dünya görüşü” doğrultusunda kalkındırma gücüne sahip bir dil olmadığını vurgulamaya çalışmıştım.

Büyük önder Atatürk, ne olduğu belirsiz bir Osmanlıca’yla, yani karman çorman bir dil yapısıyla, Türk toplumunun kalkınamayacağı gerçeğini görmüş, onun için, Türkçemizi, arı bir dil haline getirmenin kaçınılmaz olduğuna inanmıştır.

Bugünkü Müslümanlık da, Arap ulusçuluğu doğrultusunda geliştirilmiş, akıl ve bilim düşmanlığına odaklanmıştır. 

Arap ulusçuluğuna inanmış bulunan Osmanlılar, akıl ve bilim düşmanlığına dayalı Arap – Osmanlı birlikteliğini oluşturmuşlardır.

Osmanlılar, Anadolu insanının inanç ve geleneklerine dayalı kendi kültür ve uygarlığını yaratmasına yardımcı olacağı yerde, Arapların kültür ve uygarlığının etki alanını genişletmişler ve Arapları ihya etmişlerdir. Bu yüzdendir ki, Osmanlıca denilen, ne olduğu belirsiz, Arapça-Farsça karışımı bir dil oluşmuştur. Osmanlıca denilen bu dil, çağdaşlaşmamızı önleyen bir takoz olamaya hâlâ devam etmektedir.

Müslümanlık:

  • Arap Ulusçuluğu’na dayalı, Arap – Osmanlı birlikteliğinin Osmanlılar tarafından geliştirilip güçlendirilmesi yüzünden Kuran düzenlemesiyle, “evrensel niteliğini”;
  • Başta Türkiye olmak üzere, İslâm dünyasındaki durmak bilmeyen katliamlar yüzünden, “hümanist ve hoşgörü niteliğini”;
  • Tebeddül-i ezmanla tagayür-i ahkam caizdir.” Hazreti Muhammed’in bu sözlerine göre, İslâm dini, değişen zaman ve mekana göre de yorumlanabilirlik niteliğini;
  • İslâm dininin kutsallığını hiç önemsemeden tüm İslâm dünyasında, politika ve rant doğrultusunda kullanılmasıyla da, kutsal niteliğini;

ne yazık ki kaybetmiş durumdadır.

İslâm dünyası, İslâm’ın bu temel niteliklerini gözardı etmiş olduğundan, asırlardır emperyalist ülkelerin tutsaklık zincirine bağlı kalmaktan kurtulamamıştır.

Bâlâ nişani  mesned-i tacdar.” Bu anlatım, tamamıyla bir Osmanlıca anlatımıdır. Bütün Osmanlıca bu tümce gibi anlamsızdır. Bu tümce veya anlatım, Osmanlı hanedanına anlamlı gelebilir. Ama Anadolu halkı için anlamsızdır. Osmanlıca, anlamsız ve anlaşılması güç olduğu için insanı doğru düşünmeye yönlendirmez. Bu nedenle, 40-45 yıl önce, arı Türkçe’ye dönmemizin önemini vurgulamak için bu dört kelimeyi telafuz etmiştim.

Arı bir Türk dilinin yaratılmasını desteklemek için, adı geçen Osmanlıca anlatımı örnek vermekle gençlere, arı Türk diline güvenmelerinin ilericiliğin ve devrimciliğin bir gereği olduğu anlatılmak istenmiştir.

Arı Türk dilinin amacı, Türk köylüsünün ve Türk toplumunun, kendi ulusal kültürünü oluşturarak, Batılı bilimsel ve sanatsal dünya görüşüne, yani bilimsel uygarlığa yönelmesini sağlamaktır.

Dil, bilimsel uygarlığın temelidir. Dil düşünceyi, düşünce felsefeyi, felsefe bilimi, bilim de endüstriyi oluşturur.

Kolay anlaşılır, arı bir Türk dili yaratıp geliştirmekdikten sonra, ne yaratıcı olabiliriz ne de muassır medeniyetler seviyesine ulaşabiliriz.

Osmanlıların dili, halkımız tarafından kolay anlaşılır bir dil olmadığı için, Osmanlı yönetimi, Osmanlı hanedanı ve erkanı halkla bütünleşememiştir. Bu yüzden de, yaklaşık 650 yıl içinde halka uygar hiçbir hizmet götürülememiştir. Osmanlıların, Türk köylüsüne, Türk toplumuna hizmet götürmesi şöyle dursun, onları ezim ezim ezmiş, perme perişan etmiştir. Şu dizelerden de anlaşılacağı üzere, Osmanlı yönetimi, halka hizmet etmek şöyle dursun, ancak halkın ürettiği ürüne ortak olmayı bilmiştir.

Şalvarı şaltak Osmanlı, Egeri kaltak Osmanlı, Eken de yok, biçen de yok, Yiyen de ortak Osmanlı.

Arap – Osmanlı birlikteliğini oluşturan ve körinanç denilen akıl ve bilim düşmanlığının doğuşu, bir hayli kavgalı ve kanlı olmuştur.

Batı, Rönesans hareketinin sayesinde akıl ve bilim düşmanlığından kurtulabilmiş, fakat Ortadoğu ve İslâm dünyası, bu belayı üzerinden bir türlü atamamıştır.

Körinanç en basit anlamıyla “akıl ve bilim düşmanlığıdır.” Özellikle dinsel anlamda aşırı (tutkusal) bağlılıktır. Başka görüş ve düşünceye, özellikle de deneysel bilime gelişip, serpilme ve güçlenme hakkı tanımaz. Kendi inancı dışındaki hemen her şeyi yok etmeye çalışır. Engizisyon Mahkemeleri, Sivas, Çorum, Kahramanmaraş ve Malatya katliamları, onlarca seçkin bilim insanımızın, araştırmacı - gazeteci ve yazarımızın katledilişleri başlı başına birer körinanç olayıdır.

Körinanç; toplumsal ve devlet yaşamında bağnazlığa dayalı, düşsel ve dinsel inancı egemen kılmaya çalışır. Bu yüzden her zaman dikkatli olmak gerekir.

Kıymetli dayıoğlum, sizin bir sorunuz, bizi nereden aldı ve nereye getirdi.

“Laf, lafı açarmış.” Bu özdeyiş yerinde söylenmiş bir olgudur.

Başarılar diler, gözlerinden öperim.

Sevgiler.

Musa Kâzım Yalım.

7. II.2010



 

 





0 Yorum - Yorum Yaz
Köşektaş Hikayeleri


YARENLER

Köşektaş'ta Altına Bakmadık
Taş Bırakmadık
-
Aliağa Hikayeleri

Celalettin ÖLGÜN

Gerek Köşektaş’ta gerekse çevre köylerde görülmeyen nargile içme alışkanlığı Aliağa ile başlayıp Aliağa’yla da bitmiştir. Aliağa, özel nargile tütünü (tönbeki) bulabilir miydi, yoksa kağıtlara sarılan tatlısert tekel tütünü mü sarardı bilinmez, bir taraftan nargilesini tüttürür, bir taraftan da odasında, özellikle de kış günleri, komşuları ve sevenleriyle birlikte söyleşiler yapar, kubuz atarmış. Bu odalarda yolda kalmış yolcular, konuklar ağırlanır, sohbetler edilir, görapa alınırmış.

Kıştan çıkılıp havaların ısındığı bir gün, Aliağa, odasının önüne minderini serer, nargilesini yakar ve fokurdatmaya başlar. Eğitmen Yahya’nın üç kızdan sonra doğan, el bebek gül bebek edayla, nazla büyütülen beş altı yaşlarındaki oğlu Osman ile yaşıtı Rıza’nın Lütfullah, Aliağa’nın içtiği o fokurdakla ilgilenmeye başlarlar. Ucun kıyın yanaşırlar bilmedikleri bu uzun saplı fokurdağa. Aliağa onlarla hem ilgilenir, hem şakalaşır hem de arada bir nargileden çektirir. Üç beş çekmeden sonra Osman da Lütfullah da sersemleyip düşerler. Biraz sonra Eğitmen Yahya, oğlu Osman’ı suyla, ayranla ayıltır ve götürüp yatırır. Lütfullah da kusarak kendine gelir ama Aliağa’yı bir korku sarar. Bu korku da, onu sürekli söyletip işleten komşusu Sülü’nün de payı vardır. Sülü sürekli Aliağa’ya suçunun büyüklüğünü hatırlatmakta, Sabriye gelirse şöyle yap, böyle yalan söyle, diyerek onu telaşlandırmaktaymış. Aliağa da gelip gidenlere: “Şimdi Sabriye gelir de, edeceğini ettin, Osmanımı öldürdün!” derse ben ne yaparım! Jandarmalar gelip kolumu bağlar da, “Aliağa yarenlik ettiğin arkadaşların  bunlar mıydı?” diye sorarsa,  ben ne cevap veririm, diye söylenirmiş.

Aliağa: Ali Yılmaz.
Tatlısert tekel tütünü: Tekelin Bitlis tütününden elde ederek piyasaya sürdüğü sarmalık sigara tütünü.
Tönbeki: Aromasız, sert içimli, hakiki nargile.
Eğitmen Yahya: Yahya Doğan.
Rıza: Rıza Özdoğan.
Kubuz atma: Boş konuşma, dereden tepeden söyleşi.
Görapa alma: Hoş karşılama, iyi ağırlama.
Sabriye: Sabriye Doğan.
Sülü: Süleyman Çelebi.
Yarenlik
: Arkadaşlık, dostluk, ahbaplık.

Ekleme Tarihleri:
2006-04-16, 21:32:30
2012-01-28, 23:03:26
2018-10-11, 20:48:51