Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam33
Toplam Ziyaret530932
Resim Tanıtım Köşesi
Ten - Metal
Tuval Üzerine Yağlıboya


Adnan Bey'in Tabloları, Resim Sanatının Biçimsel Özellikleri

Pop biçimsellik, evrensel bağlamda, dünyada, 1960’lı yıllardan beri sorgulanmaktadır. Türk resminde ise sanatçıların, tümden olmasa da, ara devrelerinde zaman zaman uğradıkları pop yaklaşım konusu, Yalım’ın elinde, sanatının yaşamsal amacı haline gelmiştir. Sanatçı, pop biçimselliğin kendine özgü ironik, figüratif yaklaşımlarını benimserken, diğer taraftan kendine ait fantastikleşen renk vurgularını  da gözler önüne sermekten kaçınmamaktadır. İşte bu noktada sanatçının değişik ve kendine ait olan yanı da, öncelikle biçim dili bağlamında ortaya çıkmaktadır. Çünkü renk tercihleri, tamamen resimlerinin kosmozunu da belirleyen bir özellik olmaktadır. Ayrıca resim yüzeylerini gerek boyayı kullanarak iki boyutlu, gerekse -ptik espriyi değerlendirerek üç boyutlaşan tuval gövdelerine ayırmaktadır. Bu ayırmalar mekânla ilgili boyutlaştırma çabaları olarak ayrıca dikkat çekmektedir.

Özkan Eroğlu

Ömer'e Ağıt

GERÇEK YAŞANMIŞ BİR ÖYKÜ

 YIL 12 ŞUBAT 1963

Hüseyin SEYFİ


Ömer Emmi hoş, sevimli bir komşumuzdu. Otuzlu yaşlardaydı. Siyah kadife şalvarlı, orta boylu, etine dolgun, koyu esmer olmamasına rağmen, siyahı tipli bir yapısı vardı. Evlerimizin yakın olması nedeniyle hemen hemen her gün bize gelirdi. Özellikle sabahları tandır yanarken birlikte tandır başında otururduk. Ömer Emmi hoş sohbet birisiydi ya da biz çocuklara öyle gelirdi. Çocuklarla oynamayı çok seven bir karaktere sahipti. O zamanlar küçük kardeşim Hacıba iki üç yaşlarında çok sevimli, tatlı dilli bir çocuktu. Ömer Emmi bize geldiğinde özellikle onunla oynamayı çok sever, Hacıba’nın kendine sopa (kösseği) ile vurmalarına, canı acısa bile, katlanırdı. Bazen çocuğa karşı yalandan ağlama numarası yapardı. Onu böyle ağlarken gören Hacıba da ağlamaya başlardı. Bu oyunu, çocuğu fazla üzmemek için çok uzatmaz elleriyle kapattığı yüzünü birden açar gülerdi. Bu arada tekrar sopayı yer, oyun böyle sürer giderdi. Hep oyun süresince Ömer Emmi her türlü nazımıza oynardı. Biz ona, o bize büyük bir sevgi ve saygıyla bağlanmıştık.

Ömer Emmi’nin gözleri görmezdi. Nasıl olmuşsa askerlik görevini yaparken bir hastalık musallat olmuş gözlerini alıp götürmüştü. Bu yüzden askeriyeden aylık bağlanmış ve devlet güzel bir de ev yaptırmıştı. O zamanlar köyümüzün tek kiremitli, çatılı evi olmuştu. Bugün hâlâ bu ev ayakta durmaktadır.

"Gözlerimde çok az ışık var!" derdi. Bunu biz de sezerdik. En çok sevdiği iş çeşmeye gidip su taşımak olurdu. Onun bin bir zahmetle taşıdığı suyu karısı Ferice Bacı çabucak harcar tekrar suya gönderirdi.

Eskiden komşuluk ilişkilerinde bir tat, bir lezzet vardı. Bu ilişkiler çok candan olur, çıkar gözetilmezdi. Bu sıcak ilişkilerden olacak sevgili kardeşim Ali (Hacıba) Ömer Emmi’yi bir türlü unutamadı. Bana hep, izinli geldiklerinde, "Ağabey Ömer Emmi’yi bir yazsana" dedi durdu.

Gerçekten de Ömer Emmi benim kafamda da uzun yıllar yer etti. Üstüne roman yazmaya kalktım. Bende sayfalar dolusu bu konuda yazı var. İnternete yazılacak öykü kısa olmalı, okuyucuyu sıkmamalı ve gerçek olmalı. Ayrıca ballı, şekerli olmalı ki insanlar özellikle "bizim kuşak" haz alsı , zevk alsın. Tabi bu arada küçükler de bir şeyler kazansın.

Köyüm benim için bir hazine, yazı kaynağım. Keşke önceleri araştırmalar yapsaydım. Kurtuluş Savaşı, Çanakkale Savaşı üstüne yaşayanlarla savaşlar üstüne görüşebilseydik. Onları kayıt edip belgelendirebilseydik. Bu açıdan ben kendimi hiç affetmiyorum… Neyse hikayemize dönelim:

Bir gün, sanıyorum iki bin yılının yaz sonunda yaya olarak köye gitmek üzere Avanos’tan yola çıktım. Bunun için iki amacım vardı: birincisi Ömer Emmi’nin yolunu keşfetmek, nerede, nasıl öldüğünü araştırmak ve olayı yaşamak. İkinci amacım, dokuz yaşında yaya olarak yaptığım Avanos yolculuğundaki çocukluğumu aramaktı.

İzlediğim yol eski bir yaya yoluydu. Aynı zamanda bu yoldan kağnılar ve at arabaları geçmişti. Çoktandır yol kullanılmıyordu. Yer yer kesiliyor önüme sonradan oluşmuş dereler çıkıyordu. Yürümekten aşırı şekilde bir haz alıyor ve düşünüyordum.

Köybağı’nı geçip Ziyaret Dağı’nı tırmanırken karşıma eski kör kuyuları andıran bir çukur çıktı, irkildim, az kalsın içine düşecektim. Çukura sap, saman, gazel yaprakları dolmuştu. Dikkatlice bakınca bu eski ve ıssız yerin çevresinin küçük taşlarla çevrildiğini gördüm. Çukurun gün doğumu yönünde büyükçe bir taş yığını duruyordu. Büyük bir ihtimalle Ömer Emmi’nin öldüğü yeri bulmuştum. Çevrili taşlar yosun bağlamıştı. Bu nokta hakkında önceden ön bilgiye sahiptim. O zaman anlatılan yer böyle bir yerdi. Çukurun etrafındaki taşları keşfe gelen jandarma çevirmişti. Olayı tekrar yaşadım. Garip bir duyguydu. Bu nokta ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmemiştim. Aradan uzun yıllar geçmişti. İçim bir hoş oldu. İyice o yerin burası olduğuna kanaat getirmiştim.

12 Şubat 1963 günü Ömer Emmi, sabah erkenden Avanos’a gitmek için hazırlanır. Hava güzeldir. Karısı Ferice Bacı havanın güzel olmasına rağmen kış ortasında bu yolculuğa karşı çıkar. Ama Ömer Emmi karısına aldırmaz. Kafasına koymuştur. Avanos’ta yaşayan kardeşi Ayşe’ye bu kış gününde "kayıt kamet" görmüştür. Bunları bacısına ulaştıracaktır. Avanos yolculuğu üzerine karısı ile epeyce tartışırlar. Öyle ki, Ömer Emmi eşekle yola çıkmış karısı da tartışa tartışa arkasına düşmüş köyün dışına kadar arkasından yürümesine rağmen köyde kalması için Ömer Emmi’yi ikna edememiştir. Sonunda pes etmiş Sarılar yolundan geri köye dönmüştür.

Ömer Emmi böylece Avanos’a varır. Varır varmasına da bacısı ile bir mesele yüzünden kavga eder. Gerisin-geri izinin üstüne Avanos’tan köye yola düşer. Kızı Emir’e göre aynı gün, bana göre de, bir gün sonra yola düşer. Çünkü aynı gün köye tekrar ulaşamayacağını bilir. Üstelik kardeşi Ayşe ile varır varmaz tartışmasının bir anlamı yoktur.

Ziyaret Dağı’na girince lapa lapa bir kar başlar. Ardından bir rüzgar, bir fırtına. Kar tipiye çevirir. Ömer Emmi sendeler bir çukurun içine düşer. Aslında yürüdüğü patika şeklinde, iki tarafı da uçurum, bıçak sırtı gibi bir kağnı yolu veya eşek yoludur. Yanındaki eşek, sahibi düşünce dolanır kalır etrafında. Sonunda eşek de yorulur. İkisi de oracıkta derin bir uykuya dalarlar ve bir daha da uyanamazlar.

Aradan dokuz gün geçer. Ancak o süre sonunda hava açar. Avanos’tan Özkonak’a doğru at üstünde mektup dağıtmaya çıkan bir postacı cesedi görür. Gün vurmuş, kar taneleri kısmen erimiş Ömer Emmi’nin ölmüş vücudu açığa çıkmıştır.

Köye haber ulaşır.

O günü ben de iyi hatırlarım. Sekiz - on yaşlarında çocuktum. dışarıda çok şiddetli bir ayaz vardı. O soğuklara bugün Sibirya soğukları deniyor. Tükürsen yere buz olarak düşerdi. Biz o akşam komşumuz Zekiye Bacı’nın evine toplanmış sobanın başında oyun oynuyorduk.

Mustafa Emmi kara haberi getirdi. Çocuk yaşımıza rağmen şok olmuştuk. Kar diz boyunu aşıyordu. Omar Emmi’yi getirip yudular, arıttılar. Sonra bir daha görüşmemek üzere birbirimize veda ettik.

Kara duman tepe pecelerden kıvrıla kıvrıla süzülüyor, acı tezek kokusu tüm köyü sarıyordu. Kadınlar Ferice Bacı’nın etrafında toplanmışlar ağlıyorlar, için için, iç çekiyorlardı.


Ferice Bacı kababoydan alıyordu:

         Yüce tüter odamızın tütünü
         Umudum yok büyütemem öksüzü
         Ben de Omar’ımı gelir sanıyom
         Kadife paltolu, kara şalvarlı

         Omar’ımı yedi, açıldı dağlar
         Eridi karları suları çağlar
         Tez gel Omar kurbanın olam
         Elleri koynunda bir yarin ağlar

         Bana imiş zemherinin ayazı
         Nasip olmadı bayram namazı
         Tez gel Omar kurbanın olam
         Çiçek açar bağlarının firezi

         Ben bakarım Avanos’un yoluna
         Zor ölüm öldü gider zoruma
         Deli oldum çok görmez eller
         Hasretim arşın elli, kulaç koluna

         Evimizin kapısı mavi boyalı
         Avanos dediğin engin havalı
         Şaşırıp da Ziyaret’te gezerken
         Bir kul yetişmedi ağzı dualı

         Kardeşin evine görüyor kayıt
         Ziyaret’te kalmış vallahi ayıp
         Hele görseydin kele bacısı
         Karlara boyalı o kara bıyık

         Avanos’tan çıktım saat beş idi
         Karlar yağdı ayaklarım üşüdü
         Ne yaptım Kadir Mevla ben sana
         Götürüp de bir dereye düşürdü

         Şaşırdım yolumu gözlerim sakat
         Dereyi çıkmaya kalmadı takat
         Akşam oldu kar üstümü bürüdü
         Özkonak dediğin bilmem kaç saat

         Yeni dökmüş gazelini bağları
         Ne çabuk kar yağdı ağardı dağlar
         Kadir Mevla’m sana ne yaptım
         Elleri koynunda tek kızım ağlar

         Kara paltosunu duvara astım
         Öksüz kuzusunu bağrıma bastım
         Gelir diye güvenmiştim yarime
         Bugün bayram günü umudu kestim


Bilgi: Yukarıdaki dizelerin elde edilmesinde bana yardımcı olan Şükran Şeref’e içten teşekkürlerimi sunarım.  HÜSEYİN SEYFİ 



Yorumlar - Yorum Yaz
Sanatın Toplumsal İşlevi


Ahşap Yakma Resim
Gürsel Şeref

“Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu!”

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

Temel DEMİRER